Biz Oradaydık
Tüm ayrıntıları ile yazmak istiyorum. Her şeyi yeniden hissetmek istiyorum. Çünkü sadece yazarsanız yeniden ruh kazanır yaşananlar.. Yazarsanız sonsuza dek yaşar. Hep yaşasın istiyorum. Bu gerçekte bir rüya değildi.
Çünkü biz oradaydık. Watashitachi ga soko datta. 우리는 거기에서 있었어요.
Giriş
Yaşadığım her anı kayıt altına almak isterdim. Gözlerimin
gördüğü her şeyi bir yere kaydedip defalarca izlemek. Beyin biraz da nankör.
Gördüklerimin çoğunu, saçma sapan şeyleri kaydetmek için kısa sürede
unutturacak bana... Sonsuz bir hafızam yok. Keşke olsaydı... 2 haftalık bir
uykuya dalmış ve bu sürede 2 farklı rüya görmüş gibi hissediyorum. Çünkü gerçek
olamayacak kadar güzeldi. Yaşadığımız her gün bir önceki günden daha da güzeldi. Özellikle son gece hayatımın en etkileyici zamanıydı.
İlk rüya Güney Kore Seoul ile başlıyordu. İkinci rüya kendi
tarihime kazıyacak olduğum Japonya Tokyo’da geciyordu. Tokyo!!! Tokyo diyorum.
çocukluğumdan beri görme hayali kurduğum o şehir, o ülke!!! Şuanda gerçekten gittiğime inanmak nasıl da zor!...
Şimdi size iki arkadaşın Uzakdoğu rüyasını anlatacağım.
Eğer gidecek olan olursa yardımcı olması açısından bazı
detaylı yol tarifi bilgilerini köşeli parantez içinde yazacağım. Özellikle
Korede google maps çalışmadığı için eski usül adres bilgileriyle yol bulmak
zorunda kalıyorsunuz. Yani yol bilgileriyle ilgilenmiyorsanız köşeli parantez
gördüğünüzde kaçabilirsiniz. :)
Her şeyin başlangıcı
Benim hikayem yıllar öncesine dayanıyordu. Nedendir
bilmiyorum çocukluktan olacak ki 8 yaşımda watashi wa candy duyduğum andan beri
Japonca’ya, Japonya’ya sempati duyuyorum. Büyüdükçe asla azalmadan artan
Japonya’yı görme isteğim kendi paramı kazanmaya başlayınca elbette nirvana
yaptı. Neden gitmeyecektim ki? Sonra Per (@hayal_per) beni Kpop dünyasının
içine sürükledi. Merak etmeye, sevmeye
başladım. Onun da istediği gidip Güney Kore’yi görmekti. Peki, neden gitmeyelim
ki? diye düşündük. Kendimize uygun bir tur bulduk. Her şey harika ilerliyordu.
Aylar öncesinden kaydolduk. Günlerimizi özlem ve merakla geçirdik. Sonra bir
gece çok kötü bir şey oldu. Türkiye’de darbe girişimi yapıldı. Korkunç günlere
sürüklendik. Hiçbir şeye hevesimiz kalmadı. Sadece ülkeyi düşünür olduk. Yurt
dışı izinlerimiz de iptal oldu. Ülkeye duyduğum üzüntü diğer tatafta
gidemeyecek olmanın verdiği hayal kırıklığı diğer tarafta… Çok zordu. Ancak çok
gecmeden yurt dışına üniversite izniyle çıkabileceğimizi öğrenince tur ile
irtibat kurduk. "Çok fazla kişi gelemiyordu. Bu nedenle turu bu sene icin
iptal ettik." Görevli Ayşe hanımın sesi yankılanıyordu telefonun diğer
tarafında. Bir süre donakaldım. Per karşıdan bana bakıyor bir cevap bekliyordu.
Durumu anladığı an yuzündeki ifadeden
hissettiklerini anlayabildim. Demek ki gitmemiz hayırlı değil diye düşündük.
Birkaç gün sonra per çıkıp “Neden bireysel olarak gitmeyelim
ki?” dedi. Önce pek gidebileceğimizi düşünmedim esasında. Ama sonra başka bir arkadaşımız
da bizimle gelmek isteyip cesaretlendirince bir anda karar verdik. Gerçi o
arkadaşımız bizimle gelemedi :( O kadar aniydi ki gerçekten. Hemen rektörlük
izninin nasıl alınacağını öğrendik. Bu esnada emeği geçen çok arkadaşımız oldu
hepsine minnetarız. Uzun evrak sürecini tamamladıktan hemen sonra tüm
biletlerimizi aldık.
İstanbul-Seoul gidiş dönüş (Tabi ki son dakikaya kaldığımız
için biraz pahalıya mal oldu)
Seoul-Tokyo
Tokyo-Busan
Otellerimizi booking.com dan birkaç gün içinde bulup
rezervasyonlarını yaptık. O kadar az zamanımız vardi ki orada neler yapabiliriz
diye oturup detaylı plan yapamadık bile. Ayrıca çok fazla işimiz vardı
bitirmemiz gereken. İkisi aynı anda çok zordu. Tatil alışverişi bile yapamadık.
Herşey sıkıştı ama icimdeki heyecan gün yaklaştıkça büyüyordu. Son bir hafta
kala yıllık izin aldık ama bölümden çağırmaya devam ettiler. Bitmeyen çilemiz.
Türkiye’den Ayrılış
(3 Eylül Cumartesi)
Yıllardır beklediğim o gün gelip çatmıştı. 03.09.2016
Cumartesi 01.20 de İstanbul’dan Seoul’a 9.30 saatlik ucuş yapacak olan uçağa
bindiğimizde gerçekten gidiyor olduğumuzu anladım. O kadar da imkansız
görünmüyordu artık. Hele yolu yarılayınca o kadar da uzak bile görünmüyordu.
Çok yorucu olduğu kesindi. Jetlag bizi bekliyordu ve gerçekten etkisi yıkıcı
olacaktı ama bu o topraklara bastığımız gerçeğini etkilemiyordu.
Gördüm. Dokundum. Sevdim.
Ben oradaydım.
Biz oradaydık.
Sonradan bunun sadece bir rüya olduğunu düşünecektim.
Böyledir güzel anılar.. Zamanla rüya gibi hissettirirler.
3 eylul 2016 16.30 da Seoul saatiyle Kore topraklarına
inişimiz gerçekleşti. Uçaktan indiğimizde per ile birbirimize baktığımızda
gözlerimiz yorgun ama ışıl ışıldı. Uykunun en derin evresine girmiş görmeye en
güzel rüyadan başlamıştık. Uzakdoğu... Düşününce hayal kurmak ve inanmakmış
mesele... Sonrasında mesafelerin önemi yokmuş. Yeterince istersen evrende uzak
bir yer yokmuş...
Havaalanında şoku atlatamadığımızdan biraz sağa sola
oyalanmak zorundaydık.
Her şeyden önce gümrükten geçmemiz gerekiyordu. Uçakta
gümrük beyan formu ve ülkeye giriş kartı dolduruyorsunuz. Her şeye No
diyebilirsiniz :D Bizim yanımızda ceviz ve badem gibi yiyecekler vardı. Beyan
formunun arkasında nuts ürünlerinin girmesi yasak yazıyordu. Gümrük görevlisine
sorarız atarız diye düşündük.
Resim; Uçakta dağıtılan gümrük beyan formunun bir kısmı... Ayrıca yukarıdan kesitiğim kısımda isim, soyad, Kore'de kalacağınız yerin Adresi, Telefon numaranız, Uçuş numaranız ve pasaport numaranızı içeren bölüm var.
Uçaktan indikten sonra pasaporttan geçiyorsunuz. Resminizi
çekip parmak izininz alıyorlar. Parmak izinizi alan cihaz birden Türkçe
konuşunca şok geçirdim. “Lütfen işaret parmağınızı işaretli alana koyunuz” :D
Ordan geçip valizlerimizi alarak gümrüğe geçtik. “Nothing to declare” kısmından
geçerken görevliye yaklaşıp (Biraz da ciddi bir amcaya benziyordu) “Bizim
yanımızda bazı tür yiyecekler var ama Kore’de yasak olup olmadığını
bilmiyoruz.” şeklinde İng. olarak sorduk. Adam “Hmm Food” diye biraz düşündükten
sonra eliyle geçin geçin geçin diye bize yolu gösterdi gülümseyerek. Biz şok
biz wefad :D Adeta bir Türk samimiyetiyle bizi ülkeye sokan gümrük görevlisi
amca seni unutmayacağız!!!
Gümrüğün çıktıktan sonra hemen exchange Office bularak doları won yaptık.
Resim. Eve getirdiğim Won’lardan birkaç örnek :)
Gümrükten çıktıktan sonra Turist info bulup merak ettiğimiz
her şeyi sorduk. Aslında o dakikadan itibaren her şey kolay ilerledi. Çünkü o
kadar sistemliydi ki her şey bu nedenle zorluk çekilmiyordu. Güleryüzlü info
görevlisi elimize bir harita verdi. İçinde Seoul’un detaylı haritası ve metro
ağı vardı.
Seoul’da ulaşım için kullanacak olduğumuz T money kartımızı
aldık. [T money kart satış bölümü hemen turist infonun arka karşısına denk
geliyor.]
İçine 50.000 won kadar koyduk ama belki daha da az
koyabilirmişiz. Bu kart marketler, taksi, otobüs, minibüs, metro gibi pek çok
yerde geçerliydi. Hatta Busan’da bile bunu kullanabiliyorduk.
Ne kadan da sevimli bir T-money kart
İnfo’daki sevimli görevli havaalanından kalacağımız yerin
olduğu Hongik üniversitesi istasyonuna nasıl gideceğimizi yazarak anlattı.
[Arex all stop metro ile yesil hat boyunca hongik üni.ye kadar gidecektik.]
Yaklasik 40 45 dk sonra metrodan indiğimizde 9.
çıkıştan çıkmamız gerekiyordu. Bu çıkış Bigbang’in We like 2 party
klibinde Seungri’nin girdiği istasyon çıkışıydı. Tabi ki bu bilgiyi sonradan
öğrenecektik. (@duygusuzcuk sayesinde :^^)
İnsanlar o kadar da garip bakmıyordu bize başlangıçta. Hatta
umurlarında değil gibiydik. İstasyonda gördüklerim karşısında hayrete düştüm.
Kızlar ve erkekler o kadar bakımlıydı ki… Nasıl güzel giyimli ve tarzlardı.
Üzerimize üzerimize yürüyen Barbieler Ken ler. Başım dönmüştü kalabalıktan.
Zaten 10 saat havada kalmış beynim yumurta akı kıvamına gelmişti bir de bu
kargaşa iyice menemen olmuştum. 9. Çıkış klipte etkileyici durabilir ama biz
istasyonun içinden merdivenlerin başına ulaşınca hayal kırıklığı yaşadık. Çünkü
uzuuuun uzun bir yürümeyen merdiven ile karşılaştık. Elimizde dev valizler. Zorla
kaldırdık dinlene dinlene çıkardık. İnanır mısnızı bırakın yardım teklifini
köstek oldular biz çıkarken. Şahsen bana çarpanlar oldu. Gençler elden gitmiş…
İlk izlenim!!!
Merdivenleri bitirip sokağa ilk adımı atınca şöyle bir
duraksayıp etrafa baktığımda başım döndü. Nasıl bir kalabalıktır. Seoul’un en
hareketli yerlerinden birindeydik. Üniversite mekanı… Gece klüpleri… Eğlence…
Tam da gecesinde gelmişiz. Cumartesi… Işıklar.. İnsanlar, ses, gürültü...
İlk gördüğümüz manzaraya fotoğraf çekemedik ama biraz yürüyüp
mağazanın üzerindeki posterleri görünce çekelim dedik.
Gideceğimiz yer Kpop stay guesthouse’du. Tarifi elimizde
olmasına rağmen bir süre kaybolduk. Yani doğru yoldaymışız ama bir ara sokaktan
girmek yerine düz gitmişiz ve kaçırmışız. 15 dk valizlerimizi kenara koyup
düşündük. Bu arada Kore’de google maps kullanamıyorsunuz. Neden mi? Kore de
yasakmış güvenmiyormuş sanırım. Detaylı bilgi için Google it!
Çok çaresiz hissettik. Ne yapacağımızı bilemedik.
İnternetimiz de yoktu. Sokakların bazı yerlerinde çekiyordu. Türkiyedeki
arkadaşlarımıza konum atarak yol tarifi istedik. Düşünün nasıl bir durum! Ama
onlar da tarif alamadılar.
Sonra bir amca
yanımızda durup "Where are you looking for?" dedi.
"We got lost" dedi per ellerini iki yana açarak.
Sonra amca, çok çok az ingilizcesiyle yardım etmeye calıştı.
Sağolsun ne diyim? O kadar genç geçti yanımızdan hiç!!! Haritasını açtı hoteli
söyledik yazdı. Onu takip ettik. Bizi bir ara sokağa sokunca Türklük işte içim
bi garip olmadı değil. Sonra bir yerde durdu ve gösterdi. Per adamla biraz
Korece konuşunca amca şaşırdı. Teşekkür edip ayrıldık.
[Hongik istasyonundan Kpop Stay Guesthouse’a giden yol
tarifi; istasyonun 9. çıkışından çıkınca dümdüz yürüyorsunuz. Mc donalds’uı
görünce sola dönüyor hafif yokuşu çıkmaya başlıyorsunuz. Eğer Cuma, cumartesi
veya Pazar günlerine denk geldiyseniz yolun yarısına varınca solda kalan
busking alanında yetenekli gençleri görebilirsiniz. Yalnız baya bir
çıkıyorsunuz bayırı. Bayırın başına ulaşınca karşıya geçen ışıklardan yolun
karşısına geçiyorsunuz. Sola dönerek yürümeye devam ediyorsunuz. Ghibli
collection magazasi goreceksiniz eğer gündüz vardıysanız açık olacaktır ama
aceleye getirmeyin sonra sindire sindire gezersiniz. Onu da geçince sağdan 2.
aradaki bayıra giriyorsunuz. Aranın hemen solunda Korece yazan beatle juice
var. Bayırı birkaç adım çıkınca solda hemen karşınıza çıkacaktır. Bahçenin
içinde sevimli küçük bir guesthouse.]
Akşam 8 civarında Hostele giren cam kapıyı çekip açtığımızda
kilolu orta boylarda zenci bir bayan arkadaş ortadaki tezgahın arkasından hemen
bize selam verdi. 4-5 tane Bar sandalyesi ortadaki yüksek tezgahın önünde
konuşlanmıştı.. Sandalyelerin birinde sonradan hintli olduğunu oğrendiğimiz
esmer bir çocuk oturuyordu. Zenci kız ayaklarımızı gösterek çıkarıp içeri
girmemiz gerektiğini söyledi. Bu hoşuma gitmişti. En azından temiz hissettirdi.
Hostel çok büyük bir yer değildi ama şirin görünüyordu. Duvarlarda kpop
idollerinin ve daha once hostelde kalanların ve idollerle foto çekilen
insanların fotoğrafları vardı. Ayrıca kocaman bir harita ve bayrak rozetleri
vardı. Türk bayrağı fark ediliyordu. Önünde bir bahçesi vardı. İcerde duvara
monte ettirilmiş televizyonda Kpop ile ilgili programlar oynuyordu.
Hongik Üniversitesi'nin kapısı
Hostelin üst katı.
Kız isimlerimizi öğrendikten sonra kaydımızı aldı. Bize
içinde wifi şifresi ve 2 tane havlu olan pembe bir sepet uzattı. Bir de odadaki
valiz dolaplarının anahtarını deposito alarak verdi. Odamız family room du.
Yurt şeklinde olan 6 kişilik daha ucuz odalarda vardı ama çok yorgun ve bitik
oluruz diye yurt odasını istemedik. İyi ki de öyle yapmışız. Odalar
enteresandı. Ranza sistemi vardı ve bazı yataklar kutu gibiydi. Bizle odaya
kadar gelip tuvalet banyoyu gösterdi ve
kahvaltidan falan bahsetti. O anlatırken beynim jöle kıvamında olduğu için
söyleyecekelirini bitirmesini ve biran once dinlenebilmeyi diliyordum.
Sonuç olarak o yastığa başımı koyduğumda inanılmaz bir
rahatlık hissi duydum. Bu arada konakladigimiz hosteli bize daha önceden duygu
(@duygusuzcuk) önermişti. Ancak o akşam kendileri konser konser gezdiğinden
orada değildi :D
Tabi sonrasında açlık kendisini gösterdi. Küçük bir burgerle nereye kadar. Bari gidelim de Hongdae’de birşeyler yiyelim dedik. Hongik durağında inip yürümeye başladık. Tam o sırada Kore’li bir kız bizi durdurup önümüze geçti. Özür dileyerek konuşmaya başladı. Yanında bir de uzun boylu bir çocuk vardı. Üni.de Kore kültürü okuyorlarmış. Bugün özel bir günmüş. Adını ne biz sorduk ne onlar söyledi. Yalansa boyunlarına :D Yabancıları toplayıp etkinliğe götürüyorlarmış.. Per'in Korece konuşmasına ayrı, Türkiye’de Korece kursu olduğuna ayrı şaşırdılar. Etkinliğe hemen simdi götürelim şeklinde ısrar edince ay ne yapsak da kurtulsak diye düşünürken per hemen one atılarak “yarin tokyo uçağımız var hemen hostele dönmeliyiz demesin mi? Sana bravo dedim içimden. Aslında 1 gün sonraydı ama çok iyi bir kurtuluş şekliydi. Neticede el memleketi 2 Koreli ile nasıl gidelim akşamın kaç saati olmuş. Neyse hızla hostele döndük. Açlıktan ölüyoruz ama bunun daha başlangıç olduğunu ve kaç gece daha aç kalcağımızı henüz bilmiyoruz. Aslında daha cok açlıktan ölecektik. :D Hostele döndüğümüzde Duygu girişte yoktu. Zenci arkadaş- Aliaa’ydı sanırım adı emin değilim şuanda- dışardan yemek söylememizi önerdi. Pizza yiyelim bari dedik. Gelin yukarda bakalım diyerek bizi yukarı salona çıkardı.
Hediye verdikleri kişi de fotoğrafta çıkıyor. O anda Per kolumu çekiştiriyor
“Hongseok bu çek hemen çek”Fark etmeden çocuğun fotoğraflarını çekmişim. Neyse
sonra bilinçli olarak birkaç tane daha çekebildim. Aşağıda görebilirsiniz :D
Seoul turumuz başlasın (4 Eylül Pazar)
Sabah 7’ye kurduğumuz alarmın sesiyle gözlerimi açtığımda
yeni bir dünyaya uyanmış gibiydim. Kendimi dinlenmiş, rahatlamış ve huzurlu
hissediyordum. Ancak bir gün sonra jetlag tam olarak etkisini gösterdiğinde
olacaklardan henüz bihaberdim. Hazırlanıp asağıya mutfak alanına indik.
Tezgahın etrafında kimse yoktu. Bahçe kapısı aralıktı ve dışarda oturanlar
vardı. Burada birileri var deyince sese doğru dönen duyguyu gördük. Ne kadar
sevindik o an. Akraba ziyareti gibi hissettim. Duygu çok yakın ve sevecen
davrandı huyu da kendi de güzel kiz :*
Amerikan tipi kahvaltımızı yaparak (Fıstık ezmesi ve
kızarmış ekmek çünkü :D) ve ulaşım
hakkında duygudan tüyolar alarak yola koyulduk. Vee kültür turumuz başladı.
İstasyona doğru giderken dün akşam gördüğümüz ghibli
colection mağazasına ugradik. Her filmden hediyelikler vardı. Ama biraz
pahalıydı pek birşey alamadım :(
Ancak bol bol fotoğraf çektim :)
Ghibli'den çıktığımda büyülenmiştim. Bu kadar ghibli eşyasını nerede görebilirdim ki müzeden başka. Zaten Tokyo'daki müzeye bilet kalmamıştı. Bu mağaza ile idare etmiş oldum.
Gyeongbokgung istasyonunda inip Gyeongbokgung Saray’ının
kapısı olan Gwanghwamun kapısından geçerek saraya ulaştık. Saray şahaneydi.
Asker gösterisine de denk geldik.
Saraydan çıkınca da bu sevimli görüntüyle karşılaştık :D
Bu uzun eşek olayını araştırmadım ama merak ediyorum. Nasıl oluyor da ortak bir oyun bu?
Oradan Bukchon Hanok Village’i bulmak için dunyanın yolunu
yürüdük ama maps olmayınca manuel olarak harita okumaya çalışmak zordu. Sonuç
olarak belirli bir köy bulamadık ama haritaya göre köyün aslında geniş bir
bölge olduğunu düşündük. Vazgectik aramaktan 😂
İş öyle olunca Myeong-dong’a gittik.
[Myongdong için
saraydan Anguk istasyonuna yürüyerek ordan binip 331 de inip mavi hatta (line
4) aktarıp Myeong-dong durağında indik. 6 ve 7. çıkışlardan çıkınca çarşıya
ulaştık.]
Çarşı oldukça kalabalıktı. Biraz etrafı gezdik. Sokak
satıcılar çok fazlaydı. Hem hediyelikleri hem giysi, şapka hem de yiyecekler
satılıyordu. Tavuk dönerde satılıyordu :)
Oradan City Hall tarafına yürüyerek Mc Donalds’a girdik ama
şok geçirdik. Her şey domuzlu, yengeçli, karidesli. Bir tane chicken burger
bulduk yedik ama çok kötüydü. Tavuk demeye bin şahit lazımdı. Çok sertti. Size
tavsiyem Kfc’den başka bir yerde burger yemeyin. Belki burger kingde olabilir.
Ama Mc asla!!!
BIGBANG HOLOGRAM ÇEKİMİ
Duygu’nun da bir sürü fotoğraf çekildiği Bigbang’in hologram
şeysine gitmek üzere Korea Tourism Organization’ı aramaya başladık. Epeyce
yürüdük. Sonunda bir infoya rastladık da bulabildik yönümüzü. Ama kesinlikle
gidecekseniz kolay tarifi vereyim. [Janguk istasyonunda inip dümdüz yürüyün.
Küçük bir akarsuyun üzerinden geçiyorsunuz. Geçince köprüden sağa dönerek
birkaç adım daha yürüyün. Kocaman beyaz bina üzerinde yazılı K- style Hub’ı
görürsünüz.]
Orada inanılmaz eğlendik. Bigbang hologramlarının suyunu çıkardık.
Hepsiyle bir milyon fotoğraf çekildik. Ekrandan istediğiniz grubu ve kişiyi
seçiyorsunuz sonra o kişi ekrana geliyor. Durmanız gerekn yerde durup onunla
poz veriyorsunuz. O kadar gerçekçi oluyor ki! Günün nirvanasıydı o
anlar…[Janguk istasyonundan geri döndük.]
Tabi sonrasında açlık kendisini gösterdi. Küçük bir burgerle nereye kadar. Bari gidelim de Hongdae’de birşeyler yiyelim dedik. Hongik durağında inip yürümeye başladık. Tam o sırada Kore’li bir kız bizi durdurup önümüze geçti. Özür dileyerek konuşmaya başladı. Yanında bir de uzun boylu bir çocuk vardı. Üni.de Kore kültürü okuyorlarmış. Bugün özel bir günmüş. Adını ne biz sorduk ne onlar söyledi. Yalansa boyunlarına :D Yabancıları toplayıp etkinliğe götürüyorlarmış.. Per'in Korece konuşmasına ayrı, Türkiye’de Korece kursu olduğuna ayrı şaşırdılar. Etkinliğe hemen simdi götürelim şeklinde ısrar edince ay ne yapsak da kurtulsak diye düşünürken per hemen one atılarak “yarin tokyo uçağımız var hemen hostele dönmeliyiz demesin mi? Sana bravo dedim içimden. Aslında 1 gün sonraydı ama çok iyi bir kurtuluş şekliydi. Neticede el memleketi 2 Koreli ile nasıl gidelim akşamın kaç saati olmuş. Neyse hızla hostele döndük. Açlıktan ölüyoruz ama bunun daha başlangıç olduğunu ve kaç gece daha aç kalcağımızı henüz bilmiyoruz. Aslında daha cok açlıktan ölecektik. :D Hostele döndüğümüzde Duygu girişte yoktu. Zenci arkadaş- Aliaa’ydı sanırım adı emin değilim şuanda- dışardan yemek söylememizi önerdi. Pizza yiyelim bari dedik. Gelin yukarda bakalım diyerek bizi yukarı salona çıkardı.
Zaten 2 katli bir yerdi. Hem alt katta hem üst katta odalar
vardı. Üst kat aynı zamanda dinlenme salonuydu. Duygu o an orada oturuyordu. O
da henüz yemek yememişti. Beraber yiyelim Hongdae yi keşfedelim diyerek çıktık
:). Bir markete gidip rameon aldık. Marketin önünde masalar vardı. Orada oturup
yiyebiliyorsunuz. Sıcak su chopstick falan her şeyi veriyorlar. Marketten
çıkınca bir görevli hemen masamızı hazırladı. Çok şaşırdık. Oturup makarnamızın
demlenmesini bekledik. O sırada iki tane kız masaya yaklaşıp İtalyan mısınız?
diye sordu. Toki den geldik deyince şok oldu. Niye oldu da bilmiyorum ama acaba
Koreli’lere göre neye benziyoruz anlayamadım orda kaldığımız süre boyunca...
Çünkü bu gibi söylemlerle sıklıkla karşılaştık. Hep başka bir ülkeden
olduğumuzu düşünen insanlar oldu. Bir kişi de aa evet aynı bir Türk’sün demedi
:D
Neyse sevimli kızlardı sonuç olarak. Epey bir muhabbet oldu
o masada. Per ve duygu Korece’lerini döktürürüken ben de anlamaya çalıştım.
Ahahah vallahi hiç konuşmadım ne yalan söyliyeyim. Ben izledim 😂
Yakaladığım kelimelerden bazı şeyleri anladım tabi ki deee :D
Oradan kalkıp Hongdae'nin sokaklarını keşfetmeye başladık. Hongdae'ye gençler club lar için falan daha çok geliyorlar sanırım. Ama beni en büyük çeken busking alanıydı. Yetenekli gençlerin marifetlerini gösterdikleri bir alan düşünün. Dansçılar, rapperlar, enstrümantal performanslar, grup performansları, şarkıcılar, büyüleyici sesler falan filan...
Pazar akşamı rastladığımız bir görüntüyü paylaşayım;
Daha ne videolar var ama sırası gelince ekleyeceeğim :)
veeeeeee.....
YG MACERASI
Kizlar gittikten sonra biraz daha takılıp etrafı keşfetmek
için hareketlendik. Duygu bize 2 aydır yaşadıklarını anlattı. Çok eğlenceli bir
akşamdı. Artık ilerleyen saatlerde “YG’ye neden gitmeyelim ki?” diyerek yola
çıktık :D O yolda heyecan içinde yürürken birkaç saat sonra yaşayacaklarımızdan
bihaberdik.
Binada ışıklar vardı. Bobby veya Mino kesin çalışıyordur
diye düşündük. Henüz şarkıları yayınlanmadan önceydi.
Zaten şirketin
karşısındaki marketin önündeki masalardan birinde 2 tane kız oturuyordu. Bizde
yanlarındaki masada oturuyorduk. Bizim hayran olduğumuzu falan pek
düşündüklerini sanmıyorum. 1 bucuk saate yakın orada oturup bekledik. Bir süre
sonra kızlardan bir tanesi telefonuyla uğraştıktan sonra bir ayna çıkararak
yüzünü falan inceledikten sonra parfum sıkarak hazırola geçti. Neler oluyor
diye etrafa dikkat kesildik. Biraz sonra bir araba şirket binasının önüne
yaklaştı. İçinden birkaç kişi indi. Kızlar hemen koşup onlara birşeyler
söylediler. Ama esas önemli olay şuydu. 5 10 dk sonra başka bir siyah araba
şirkete yaklaştı. Bir güvenlik görevlisi yolu kesince “ay kim ola ki” diye
heyecan yaptık. O an şok olmuş ve oturur pozisyonda film izler gibi olanları
izliyoruz yalnız. Üçümüzden de hadi kalkalım bizde gidelim bir yaklaşalım gibi
bir ibare gelmiyor. O kadar alışığız ki ekran arkasından izemeye bence orada
gerçekten var olduğumuzun farkında bile değildik. Sonra o gördüğümüz kimse
arabaya biniyor ve araba hareket ediyor. Sonra yarıda duruyor çünkü kızlar
kizlar arabayı durduruyor. Cam açılıyor.
Açılınca arabanın içine ışık vuruyor ve içerdekinin silüeti görünüyor.
Per kesinlikle Mino o diyor. Saç modeli ve siluetinden. Hemen o sırada camdan dışarıya
doğru elini uzatıyor. Resmen el kara… Koyu tenli birisi… Kızlardan bir tanesi
heyecandan ölerek ona hediyesini uzatıyor. Konuşuyor.. Sevinç çığlıkları
falan.. Önümüzde film yaşanıyor ama biz hala oturuyoruz ve hayretler içinde
olanları izliyoruz. Sadece seyrediyoruzzzz!!! Sonra araba hareket ediyor ben
şok içinde elimi kaldırıp el sallıyorum. İşe bakar mısınız? El sallıyorum araba yanımızdan geçip
gidinceye dek!... Duygu’da aynı şekilde… O kadar! Per’de şaşkın şaşkın izliyor.
Şok içinde araba gittikten sonra birbirimize bakıp biz ne yaptık oğlum! Daha
doğrusu ne yapmadık! diyoruz... Şaşkın şaşkın biraz daha öylece düşünen adam
pozisyonunda oturuyoruz. Sonra yüzde yüz emin olmak için kızlara kim olduğunu
soralım bakalım diyoruz. Per yerinden doğruluyor. Kızlar hala şirketin
altındaki duvarda oturuyor. Per eline fotoğraf makinesini alıyor önce şirketin
fotoğraflarını çekiyor. İşte o anda kızların da ilgisini çekmiş oluyor.
İşkillenip göz ucuyla peri süzmeye başlıyorlar. Biz de Duygu ile kritik yapıyoruz
ama hala oturuyoruz :D Asla söylemeyecekler izle bak diyoruz. Önce sorsaydı
keşke falan diye konuşuyoruz. Per gidiyor kızların yanına ama hemen o sırada
bir taksi geliyor ve kızların biri taksiye atlıyor diğeri de resmen koşar
adımlarla uzaklaşıyor. Per sormuş ama kız anlamamış gibi yapmış ve taksiye
atlamış hemen. Durum bu. Kızın sağlam bir istihbaratı vardı ve bu nedenle
söylemedi bize. Korktu belki. Çünkü şirketten çıkan bir şoförle baya samimi bir
şekilde konuştuğuna şahit olmuştuk.
YG'nin hayran duvarı
Hayal kırıklığı içinde elimiz boş geri döndük dönmesine de
trajikomik bir durum söz konusuydu ve habire kendimizle dalga geçip bir gülüyor
bir şaşırıyorduk.
GD’nin doğduğu bölge Iteawon (5 Eylül Pazartesi)
Bugün Iteawon’a gitmeye karar verdik. Yabancıların çok fazla
yaşadığı bir bölgeymiş ve ayrıca G ragon Itaewon’luymuş. Her yerde Türk
restoranı vardı. Aslına bakarsanız hiçbir özelliği yokmuş. Biraz varoş
mahallelerden oluşan bir bölge gibi görünüyordu. . Onun dışında çok fazla antika mağazası da vardı. Buyrun siz de bakın.
Sırada CUBE macerası
YG’ye gittik ee sıra CUBE’de diyerek şirketin yolunu tuttuk.
[Yeşil hat kullanarak gidebilirsiniz. Seungsu durağında indikten sonra 1.
çıkıştan çıkarak 3 dakika boyunca dümdüz yürüyünce sağda kocaman binayı ve
altındaki 20 space cafe’yi göreceksiniz. Hongik durağından direkt olarak
gidebiliyorsunuz. yaklaşık 15 dk sürüyor.]
Biz Seungsu durağında inince kısa süreli bir şaşkınlık
yaşadık. Çünkü Kpopstay guesthouse’dan önce kalmayı düşündüğümüz bir yer vardı
onun resimlerinde bu bölgeyi grmüştük. Yani kalsaydık her akşam Cube’de
yatabilecektik :D Kısmet…
Biz şirkete ulaştığımız sırada Cube’ün önünde bir
hareketlenme vardı. Birkaç hayran doluşmuş birisine hediye vermeye çalışıyor.
Ancak ben bunu fark etmeden önce binaya odaklanmış fotoğraflarını çekiyorum.
Resmen tesadüfen görerek çekmiş olduk. Sonra onca yol
geldik 20 space’de bir kahve içelim bari dedik. Hot Latte Chocolate aldık.
İnanılmaz lezzetliydi. Fiyatı 5000 won civarındaydı. Ortam da çok güzeldi.
Yine
bir milyon fotoğraf çekildikten sonra ayrıldık.
Bu da cafe'nin tavanı
Akşam ertesi sabahki 07.45 Tokyo -Narita uçağı için
hazırlanmamız gerekiyordu. Tokyo macerası bizi bekliyordu. Saat sabah 4 gibi
kalkmak zorundaydık. Sadece 2 saat uyuyabildim o gece uyumak denirse ona… Tabi
ki de heyecan ve jetlag yüzünden…
Tokyo masalını bir sonraki sefere anlatacağım... Görüşmek üzere...
Yukardaki otelin gördüğü sokaktı.

Ufak tapınakları mezarları falan geziyorsunuz. Asakusa’nın eski Tokyo havasını yansıttığını okumuştum. Gerçekten öyleydi Japonyayı hissedebileceğiniz bir mekandı. Böyle tapınakta sıra oluşturmuş ve para atıp dua eden insanlar falan… Hep izlediğimiz şeyler sonuçta :)
[Asakusa istasyonunda (A18) inip Ginza line(G19)’a aktararak G16 Ueno’ya ulaştık. Park çıkışından çıkıp ışıklaraı geçip sağdaki merdivenlerden çıkıyorsunuz]
Yukarıda gördüğünüz SNK köşesiydi. Ancak hep yan hikayeler. Çeşitli shiplerden oluşan hikayeler vardı. Aşağıdaki görünce çok ama çok güldüğüm popolu Eren'de bu köşeden :D Bu arada 3000 yen :O
Oysa doğru çıkışı bulsaydık gideceğimiz yer olan Nijubashi köprüsüne birkaç adımda ulaşacaktık. Neyse Tokyo’nun içinde yani şu gökdelenlerin arasında yürüdük. Küçücük hissettim. Çok değişikti. Başınızı kaldırınca yukarıya doğru uzanan binalar…
Sonra çok güzel bir köprüden geçtik. Köprüde fotoğraf çekilirken iki zenci yanımıza yaklaştı. Bir tanesi Per’e sokulup :D You are beautiful dedi. Birlikte foto çekilmek istedi. Nerelisiniz diye sordular. Bişeyler bir haller :D Per “Neden fotoğraf çekilelim ki?” diyince “Arkadaşça” dedi fotoğrafı çekmeye hazırlanan diğer zenci. İstemedik. Neyse kovduk onları :D
Köprüyü de geçince Imperial Palace’ın bahçesine ulaştık. Wooowwwww dedim… Harika bir alan yemyeşil ağaçlar falan… Arkanızı saraya çevirip şehre doğru dönünce muazzam bir görüntü görüyorsunuz. Yazımın en başında koyduğum panoramik görüntü onu yansıtıyor… Tokyo… Buyrun;
Bizi o da İspanyol sandı. T-Ü-R-K-Ü-Z bizzzzz. Türkler böyle
görünür nolur öğrenin bunu artık… Bir de şaşırmaları yok mu? Neye benziyosak…
Neyse nerelere gideceğimizi sordu. Biz de bahsedince. “Ben Shinjuku Kōenji’de oturuyorum.
Gelirseniz gezdiririm” dedi. Adam bildiğiniz bizi gitmemiz için zorladı. Ne
zaman gideceksiniz Shinjuku’ya dedi. Yarın son günümüz zaten, yarın dedik. Orda
buluşalım demesin mi? Oldu canım dedik sonra gittik :D Sonra bugün şimdi
gidelim mi? dedi. Oğlum bak git dicektim tam dedim ayıp olur planımız var
dedik. Muhabbetin sonlarına doğru bir kart çıkarıp ben japonya’da ünlü bir
fotoğrafçıyım bu da kartım dedi. :D Aldık kartı anı olsun :D
Trip adviser’dan ABC ramen adında bir restoran bulduk
bulmasına da yerini bir türlü bulamadık. Epeyce aradık. Bulamayınca vazgeçtik.
Her yer metro girişiyle doluydu. Birinden girip geri döndük. Ama o da ne? Ters
yöne binmişiz. Tabi hem aç olup hem Leyla gibi büyülenince bu kadar olur. İnip geri döndük. Biraz da zamanımız geçti elbette. Japonya’ya gelmeden önce en çok
endişe duyduğum şey bir yerleri ararken kaybedeceğimiz zamandı. Bu gerçekten başıma
geldi. Çünkü kaçınılmazdı…
Akvaryuma gitmeye karar verdik. Büyüleyiciydi. Hatta bir gösteriye denk geldik. Bir kadın büyük akvaryuma girip birkaç gösteri yaptı.
Burası AVM'nin çatısı... Yukardaki son iki resimde gördüğünüz yuvarlak havuzun içindeki kahverengi görünen canlı da fok balığı :)
AVM'de bir de pokemon store vardı.
2. katında da namjatown vardı. Orası da çeşitli oyunlar içeren bir eğlence merkeziydi. Oraya da girmedik.
Bir de bu kulenin bir aşağı bakma penceresi vardı. Onu bulmaya çalıştım. Beast’in kulede yaptığı bir Japon programında vardı. Hani üzerinde duruyorlardı. Lookdown penceresi… Meğerse bir alt kattaymış. Per’e söyledim hemen gidip baktık. Gündüz olsa tabi ki daha iyi görünebilirdi. Işıklar vurduğu için çok yüksekte olduğumuzu çok hissedemedik. Yani aşağıya doğru bakarken. Yine de korkutucuydu. Fotoğraflarda pek çıkmadı. Yine de bırakayım şuraya birkaç tane…
Bu arada videoların kalitesizliği için kusura bakmayın. Yüksek çözünürlükte yükleme yapamadım. İlerde hepsini youtube'a yükleyebilirsem iyi olacak...
***
RÜYA İÇİNDE RÜYA, TOKYO MASALI (6 EYLÜL SALI)
Seoul/Incheon---Tokyo/Narita
uçuşu sabah 07:45’deydi. Sabah 04.00’de kalkmamız gerekiyordu. “Wake up Wake up
in the morning dude” şeklinde çalan alrmın sesiyle yanan göz kapaklarımı büyük
zorlukla araladım. Tansiyon yerlerde tabi… Ama kolay mı be yılların hasreti..
Tokyo’ya gidiyoruzzzz… Neyse… Hemen hazırlanıp valizlerimizi hostelin
merdiveninin altına bırakarak taksi bulmak üzere daha tam olarak aydınlanmamış
güne doğru yola çıktık. Biraz gergin olduğum kesin… Uykusuzluktan değil de
gidememe korkusundan dolayı… Hongdae hiç uyumadığı için o saatte taksi bulmak
da çok zor değilmiş… Biz de bir taksi
durdurup yarı İngilizce yarı Korece ile (per konuştu :D) Incheon’a gittik. Yol
40 dkdan az sürdü. Arabanın hız limit aşımı sinyaline de pek
aldırmadan uçurdu bizi. Zaten yol da boştu. 46.000 won gibi bir şey ödedik.
Yalnız söylemeden geçemeyeceğim takside dinlediğimiz müzikleri de unutmuş
değilim. Ne tarz ne cool bir taksiydi öyle…
Havaalanına girdiğimizde tüm
havayollarının isimlerinin ve check-in bankolarının olduğu panoya baktık. Haydaaa
bizim uçağın şirketinin adı yok. “Hahn air” Bir oraya dön bir buraya bak derken
zaman geçiyor. Bulamıyoruz... Şuanda bile geriliyorum düşündükçe… Baya bir
telaş yapmıştım doğrusu. Düşünsenize ucuna gelip geri dönmek zorunda
kaldığımızı… Hayır çok erken olduğu için de tek bir info yok. Yani infolarda
görevli insan yok… Ağlamak istedim resmen. Birkaç kez tavaf edip check-in
bankolarından birinde bir kız gördük. Hemen koşup e-bileti gösterdim. Kız önce sorgu dolu gözlerle baktı. Kağıdı inceledi. O düşündükçe benim kalp krizi geçirme
ihtimalim de büyüyordu. Sonra birden “T-way air” diyerek eliyle karşı tarafı
göstermesin mi? “Aferin kız gel alnından öpeyim” diyerek buna bir yapıştım.
Hayır, tabi ki yapmadım. Hayır “koskoca Hahn air dedim ne alaka?” “Sıkıntı yapma
ya git bin uçağa” falan dedi kız. “Neyse olsun” dedik sıraya girdik. Yalnız bu
yazdığım dialoglar yaşanmadı onu belirteyim de yanlışlık olmasın :D Sadece
sorduk gösterdi ve başımda pembe dumanlar uçuşa uçuşa bankoya yürüdüm. Per’de
bana kızdı biraz haklı olarak… Çok fazla aceleci davranıp gerildiğim için… Ama
idare etti beni iyi arkadaş bence Per’le tatile gidebilirsiniz aklınızda
bulunsun :) 20 dk sürmedi o uzun kuyruk hemen bitti. Bu arada başınıza gelirse
siz de dikkat edin Hahn Air- T way air diye geçiyor (Aramızda kalsın ama
e-biletin bir ucunda yazıyormuş t-way ama basiret mi bağlandı ne olduysa neyse
unutalım bunu) ve E bankosunda check-in yapıyorsunuz. İşlem bitince ordan
“departure all Gates” yazan yere yöneldik. Bileinizi kontrol ettirip pasaport kısmına
geçiyorsunuz. Eğer el valiziniz var ise 100 ml den fazla sıvı taşımadığınızdan
emin olun. Pasaportu da başarıyla geçtikten sonra kapımıza gittik. Ordan bir
yerden jeju su aldık. 900 won. Bu arada suyu kontrol kısmında attırıp içerde su
satılması da oldukça ironik. Bunu hiç anlamamışımdır. Neyse yine konuyu
saptırdım. Uçağı görünce “aa dedik bizim için özel uçak kiralamışlar” Neden mi?
Uçak sanırım 10 kişilik falandı :D Değilse de baya küçüktü. Planördü belki emin
değilim :D Hostesler de Japondu. Uçakta Japonca duymak ne hoştu bilseniz…
Biraz sarsıntılı olsa da ve biraz geç kalksa da 2 saat sonra
bu uçakımsı sevimli şey bizi Narita’ya indirdi ki benim ilgilendiğim kısım da
orasıydı. Ama tabi uçak da konforsuz olunca uyuyamadık. İnince arrival lobby’deki
bagaj alım noktasına gidiyorsunuz.
Yolu takip edince pasaport kontrolden geçiyor sonra bagajınız varsa alıyor yoksa ki bizim ki el bagajıydı yoksa direk gümrüğe yine uçakta dağıttıkları beyan formunu verip geçiyorsunuz. Gümrük görevlisi abi de ayrı bir hoştu. Böyle güleryüzlü… Kore’den geldik deyince “Woooow” dedi. Çantamızın çok küçük olduğunu falan söyledi. Biraz lak lak şak şak derken ayrıldık.
MERHABA TOKYO TOPRAKLARI
Yolu takip edince pasaport kontrolden geçiyor sonra bagajınız varsa alıyor yoksa ki bizim ki el bagajıydı yoksa direk gümrüğe yine uçakta dağıttıkları beyan formunu verip geçiyorsunuz. Gümrük görevlisi abi de ayrı bir hoştu. Böyle güleryüzlü… Kore’den geldik deyince “Woooow” dedi. Çantamızın çok küçük olduğunu falan söyledi. Biraz lak lak şak şak derken ayrıldık.
Gümrüğü geçip çıktık. Yeni bir bölümdeydik. Tren
biletleri, telefon hatları, bilgi bankolarının olduğu bölüm… Turist infoya
gidip önce Tokyo rehberi, metro ve Tokyo haritasi aldık. Gideceğimiz otel için
en uygun rotayı önermesini istedik istemesine ama bize 3 aktarmalı bir yol
önerdi. İyi ki önceden Tokyo ulaşımını hatim etmiş hangi yolları kullanabileceğimizi
araştırmıştım. Kadının bizimle İspanyolca konuşması da ayrı bir enteresandı.
Türk dışında her millete benzedik iyi mi? :D
Keisei veya Narita expres trenler en mantıklı seçimlerdi.
Ondan önce para exchange yaptık tabi ki. Böyle bir form doldurmanız gerekiyor.
Parayı da elden ele vermiyorsunuz. Bir kaba koyup veriyor
sonra da yine kaptan alıyorsunuz.
Yen’lerimiz aldıktan sonra yine de tren bilet bankolarının
ikisine sorduk. Narita Express hızlıydı ancak aktarma yapmamız gerekiyordu.
Keisei 90 dk sürüyordu ancak direk olarak otelin orda inebiliyorduk. Neyse Keisei
şirketine ait Rapid Sobu line’dan (Yakasuka yönüne gidicez) bilet aldık. Keisei
bus ticket yazan yerden de Tokyo metro 72h kart aldık. İlk kullanımda aktifleşiyor
ve 72 saat sürüyordu. Bu sadece havalanında satılıyor haberiniz olsun. Bütçenizi
seviyorsanız almanız gerekiyor. 1500 yen fiyatı. Yaklaşık 15 dolara dünyanın
aktarmasını yapabiliyorsunuz.
Ama ne yazık ki havaalanından ulaşımda kullanamıyorsunuz
çünkü metro Narita’ya uzanmıyor. Bu arada 2 büyük metro şirketi Tokyo metro ve
Toei’nin bütün hatlarında ve bazı otobüs ve mininbüslerde kullanabiliyorsunuz.
Son olarak da Japonya’ya gelmeden JR’nin internet sitesinden kiraladığımız ‘pocket wifi’ı 3. Kattaki post office’den aldık. Düşündüğümden kolay oldu herşey. Trenin B1F’den kalktığını daha önce okumuştum. Eğer daha önceden hiçbir fikriniz yoksa bile herşey çok sistemli olduğu için kolayca halledebiliyorsunuz.
[B1F’den üzerinde “for narita airport” yazan aynı trenden geçiyor. Aynı trenin diğer yöne gidenine binmemiz gerekiyor. Aynı yerden kalkıyor.]
Neyse bindik Bakurocho (Kalacağımız Nihonbashi otelinin ordaki istasyon)’da inmek üzere...
Yaklaşık 1 buçuk saat sonra Bakurocho’da indik. C4 çıkışından çıksaymışız direk oteldeymişiz ama east çıkışını ararken C2’den çıkıverince kavşağı dönüp dolaşmak zorunda kaldık. Hayır, Google haritalardan da bakıyoruz göremiyoruz oteli resmen. Burnumuzun ucundaymış. Yön duygusu pek gelişmemiş bende zaten… Aşağıda görünen koyu renkli bina...
O sırada bir teyze yanımıza yaklaşıp nereyi aradığımızı sordu. “Nihonbashi Hotel” dedim. Otelin Japoncası neydi ki? :/ Tabi Nihonbashi’yi duyunca istasyon sandı. Nihonbashi bu tarafta dedi. Teyzem hiç İngilizce bilmiyor ama parçalıyo kendisini burdan gideceksiniz diye. Hotel diyorum. Wakarimasen diyo Nihonbashi wa kochira desu diyo bişeler diyo :D Arigatou Teyze dedim. Neyse ama sağolsun sayesinde metro istasyon duraklarının yönünü öğrenmiş olduk. Yoksa onu da arayacaktık. Neyse sonunda bulduk oteli. Yerleştik.
Odamız biraz küçük olsa da gayet sevimliydi bence...
Yukardaki otelin gördüğü sokaktı.
Nihonbashi'de her gün üzerinden geçtiğimiz köprünün manzarası...
Birkaç saat içinde hazırlanıp otelden çıktık. Asakusabashi istasyonunun yakınında bir Burger King bulup girdik. Siparişimizi de yanlış vermesin mi? Çocuk İngilizce de bilmiyor. Neyse anlaştık bir şekilde. Siz oturun biz size getircez doğrusunu diyerek oturttular bizi… Bir deluğanlı da çok şaşırdı bizi gördüğüne. İnceleyip durdu köşeden :D Yavrum biz size bakalım siz bize nolcak bu iş dedim. Utanıp başını çevirdi :D Ay pardon bu yazıda çok cıvıdım. Neyse ordan ilk durağımız Asakusa’ya gitmek üzere Bismillah diyip istasyona girdik.
[Asakusabashi bizim kaldığımız otelin yakınındaki duraktı. Numarası; A16_ açık pempe hat. A18’de Asakusaydı. 5 dk’da oradaydık.]
ASAKUSA
İstasyonda inince biraz düz yürüdükten sonra Asakusa Shopping çarşıyı gördük.
Burası hediyelik bulabileceğiniz büyük bir çarşı. Ama pahalı tabi ki… İlk kez gelmişiz alcaz tabi ki diyerek ipin ucunu biraz kaçırdık galiba… Bence siz siz olun hediyelik almak için 100 yenci arayın. Gerçi o da bizim ayrı bir maceraydı neyse…
Asakusa Tapınak kapısına gelinceye dek yürüdük çarşının içinde. Zaten mesafe kısa.
Her yerde milyonlarca fotoğraf çekildik. Hava da kararmaya başlamıştı. Asakusa sokaklarında uzunca bir süre dolaştık. Bir etkinlik vardı ama kapılar kapanmıştı. İçeriye giremedik. Baya hoş bir gösteriye benziyordu.
Şuan yazarken gözlerimi bir an için kapattığımda orada sokaklarda gezdiğimi hissedebildim. Gerçekten orda mıydık? İsteyen herkese nasip olur inşallah. En büyük adım girişimde bulunmak. Önemli olan para biriktirmek falan değil aslında. Mesele kararlı ve cesur olmakta… Asakusa maceramızı güzelce bitirmiş olduk. Şuraya da birkaç fotoğraf bırakayım da gördüklerimizi siz de görebilin. Umuyorum canlı canlı görmek de nasip olur…
MANGA CENNETİNDE KAYBOLMAK (7 EYLÜL ÇARŞAMBA)
Önceki gece Asakusa’dan döndükten sonra bir türlü gözüme
uyku girmedi. Per’de aynı şekildeydi. Dönüp durduk. Yok uyuyamıyoruz ama göz
kapaklarımız yanıyor resmen… Arkadaş noldu bize derken ana Jetlag oğlum bu
dedik. Demek varmış gerçekten böyle bir şeymiş. Midem de sürekli bulanıyo
zaten… Tansiyonum hep düşük. Uyumak için ölüyorum ama uyuyamıyorum. İnanır
mısınız bilmem ama sabah 5’i geçiyordu sanırım uyuyabildiğimde.
Alarm çaldı ama
ne mümkün kalkabilmek. Zaten önceki geceden 2 saatlik uykuylaydım. Yani sanırım
kaybettiğim tüm kiloları bu Tokyo gezisine borçluyum :D 50 kilo olarak gelip
nerdeyse 4 kilo verip geri döndüm. Nasıl olur anlamadım ki? Neyse herkes
zayıftı da sorun olmadı :D
Sonuç olarak sabah erken kalkamasak da 10.30 gibi
evden çıkmayı başardık. Yolumuzun üzerindeki markete bir uğrayalım dedik. Domates vardı
bir sevindim. Hazır salata ekmek falan aldık. Bu arada hem Kore’de hem
Japonya’da bu hamur işi olayı baya gelişmiş. Bizim pastaneler gibi deli şeyler
var. Çok da lezzetli. Malzemelerimiz alıp Ueno Park’a gitmek üzere yola çıktık.
[Asakusa istasyonunda (A18) inip Ginza line(G19)’a aktararak G16 Ueno’ya ulaştık. Park çıkışından çıkıp ışıklaraı geçip sağdaki merdivenlerden çıkıyorsunuz]
UENO PARK…
Parkı ararken de bir teyzeyi durdurdum. Yanındaki kıza yönlendirdi beni. Oysa ben Japonca soruyordum :D Ueno park wa dochira desu ka? dedim ama ne bilim doğru sormadım mı acaba kız bana Japonca cevap vermedi :D Beden diliyle yönü gösterdi. Arigatou diyerek selamlaşıp ayrıldık. Çok seviom ben bu nezaketi ya… Yerim seni dedim kıza :D
Parka girdikten sonra girişte bir bankta kahvaltımızı yaptık. Acayip bir hava var bu arada. Deli gibi bir yağmur döküyor akabinde güneş çıkıyor. Tropikal ormanlara geldik sanırsın. Sonra birden çiselemeye başlıyor. Yayla çisesini bilir misiniz? Aynen onun gibi… Yüzümüze yüzümüze… Neyse ağacın altında az ıslanarak kahvaltımızı tamamlayıp parkı keşfe çıktık. Hemen karşıda ilk tapınağa girdik. Önünde çeşme vardı. Çok enteresandı. 3 tane kap vardı. Bunlarla mı içiliyor demeye kalmadan sağda kullanım talimatını gördük. Önce kaba bir miktar su koyup elinizi iyice yıkıyor sonrasında da elinize dökerek içiyorsunuz. İçtim mi? Evet. Vallahi güvendim. Kimse eminim onu ağzına dayamamıştır. Tapınak suyu içmedik de demeyiz.
Ueno parkın pond’u var dediler, aradık durduk. Yav tarla burası ne pondu diyoruz. Ay meğersem pond oymuş zaten. Yani dikkatle bakınca havuzun üzerinde büyümüş devasa yapraklardan oluşan bitkiler. Allahım ne kadar da ilham verici. Resmen senaryo yazdım o an. Hikayemde kullanmalıyım diye düşünerek iyice inceledim. Epey fotoğraf çektim. Doğal bir vazo… Şahaneydi.
Sonra bir tapınak daha gördük havuzun ilerisinde. Orayı da tavaf ettik. Bir teyzenin tüm dua mekanlarında dua edip tütsü yakıp dumanı tüm vücudunda gezdirmesini de izledim.
Sonra büyük bir göle çıkıyordu yol. Gezdirme botları falan vardı. Vakit kaybetmek istemedik… Bir de hayvanat bahçesi varmış parkın içinde ama biraz aradık ararken de yorulduk. Vaktimizi çok alacak diyerek vazgeçtik. Yolum bir daha düşerse gidip bakmak isterim. Uykusuz uykusuz ancak bu kadar geziliyor demek ki…
Ama daha gün yeni başlıyordu…
AKİHABARA
Manga Cenneti
Aynı istasyondan Hibiya hattına binerek H15 (Akihabara)’de
indik. Akihabaradayız artık. Elektronik, anime, manga dünyası… Beni buraya
gömün… Büyük manga-anime store’lara girdik. Animate, Gamers vs gibi. Her bir
Store o kadar fazla kattan oluşuyor ki. Şimdi hangisiydi hatırlamıyorum ama7- 8
kat çıktım hala daha yukarıya doğru çıkıyordu. Her katı manga ile doluydu. Bu
kadar fazla manga olabilir mi ya? Deli gibi üretiyor adamlar. Milyonlarca
farklı manga düşünün… Sonra aklıma bizim D&R’daki manga köşesi geldi :D
Onlarda bizde yapmak lazım… Bir de manga shoplar resmen çilek kokuyordu. Her
yer tertemiz. Yaaaaaa şuan odamda olduğuma inanamıyorum, bari çilek koksun T.T
Ayrıca bazı store'ların üst katlarında anime cafe'ler vardı. Bir tanesine de girmedim beee! Benden bir cacık olmaz! Neyse sinirlendim yine kendime...
Yaoi köşeleri mi dersin Yuri köşeleri mi ohoo
Yukarıda gördüğünüz SNK köşesiydi. Ancak hep yan hikayeler. Çeşitli shiplerden oluşan hikayeler vardı. Aşağıdaki görünce çok ama çok güldüğüm popolu Eren'de bu köşeden :D Bu arada 3000 yen :O
Bir Levi figürünün fiyatlarına bakın. T.T 28 dolar..
Sürekli fast food yemekten gerçekten perişan olduk.
Normalde fast food yememeye özen gösteren biri olarak ikimiz de çok zorlandık
bu konuda. Ama 3 gün kadar kısa sürede nasıl yemek keşfedebilirdik ki… Bir
ramenci bile bulamadık… Yine bir Burger King bulup yedik. Bu arada Kore’de de
böyle Japonya’da da böyleydi; Hamburgercilerde domuz, karides ve balık
burgerler çok yaygın. Tavuk bir köşede bir çeşit resmen. E düşününce Ham-burger
tabi ki domuz olcak T.T
TOKYO- IMPERIAL PALACE
Hibiya hattına binip Hibiya istasyonu (H7) de indik. Tabi ki
yine doğru çıkışı bulamadık ama olsun Tokyo istasyonunu görmüş olduk. Gerçi biz
geldik diye tadilat varmış :D O meşhur görüntüsünü göremedik. Kenardan kıyıdan
çektik fotoğrafını.
Oysa doğru çıkışı bulsaydık gideceğimiz yer olan Nijubashi köprüsüne birkaç adımda ulaşacaktık. Neyse Tokyo’nun içinde yani şu gökdelenlerin arasında yürüdük. Küçücük hissettim. Çok değişikti. Başınızı kaldırınca yukarıya doğru uzanan binalar…
Sonra çok güzel bir köprüden geçtik. Köprüde fotoğraf çekilirken iki zenci yanımıza yaklaştı. Bir tanesi Per’e sokulup :D You are beautiful dedi. Birlikte foto çekilmek istedi. Nerelisiniz diye sordular. Bişeyler bir haller :D Per “Neden fotoğraf çekilelim ki?” diyince “Arkadaşça” dedi fotoğrafı çekmeye hazırlanan diğer zenci. İstemedik. Neyse kovduk onları :D
Köprüyü de geçince Imperial Palace’ın bahçesine ulaştık. Wooowwwww dedim… Harika bir alan yemyeşil ağaçlar falan… Arkanızı saraya çevirip şehre doğru dönünce muazzam bir görüntü görüyorsunuz. Yazımın en başında koyduğum panoramik görüntü onu yansıtıyor… Tokyo… Buyrun;
Sonra Nijubashi köprüsünde milyonlarca fotoğraf çekildik.
Bir ara bir kalabalık oldu ama sonra herkes gidince yeniden çekilelim dedik ama
o sırada Japon bir abi yanımıza yaklaştı. “Fotoğraf çekebilir misiniz?” deyince
of course şeklinde fotosunu çektim. Enteresan pozlar verdi :D Sonra yanımıza
oturdu. Birden muhabbet açtı. Resmen adamla siyasete kadar konuştuk. Kuzey
Kore’nin durumundan falan :D:D Nerden geldik o konuya hiç anlamadım.
GİNZA
Saat 6 olmuştu. Havada kararmak üzere biz kalkalım bari
diyip kalktık. Tanıştığımıza memnun oldum kısmını halledip vedalaştık. Dönüş
yolunda bir adam önümüzde durup kamerasının lensini neredeyse burnuma sokup fotoğraf
çekmesin mi? Şok oldum. Amca sen hayırdır dedim. Bu kez gerçekten dedim. Adam
gülümsedi. İyi bir şey dedim sandı heralde. Sonra arkamı dönüp baktım hiçbir
şey olmamış gibi yürüyor. Resmen fotoğrafımızı çekti adam göz göre göre… Ay ne
kadar enteresan görünüyor olabiliriz anlamadım ki? Karşıdan karşıya geçerken
tabi bir metro haritasını kontrol edelim dedik. Şu fotoğrafçı yanımızda belirdi
resmen. Ödüm koptu. Yardım teklif etti. Teşekkür edeip göz teması kurmadan
kaçtık. :D Abi gelmicez Koenji’ye anla artık :D Sonradan keşfettiğimiz istasyon
girişinden girerek baya bir yer altı yolu geçtikten sonra H7’den bindik.
Tokyo’ya gelmişiz Ginza’ya gitmeyeh mi? diyerek Ginza’da indik.
Sanırsın bir New York. Hava da kararmış. Işıklar falan… Metropolü
hissettik orda… Metropol şehirlerinin bu havasını seviyorum sanırım. Ay kaç metropol gördün sanki dedin duydum adfagdhafd Vallahi çok görmedim bir de Almanya'da gördüydüm çok etkilenmiştim o kadar :D
Tokyo’yu
hissederek yürüdüm sokaklarda. Her adımda içime dolan huzur ile… Hayata bak 1
hafta öncesinde Türkiye’de dolaşırken şuanda hayalimin sokaklarında
dolaşabiliyordum. Bitecekti o an belki ama yine de yaşamış olacaktım. Ben
oradaydım.
Metro da çok kalabalıktı. Resmen tıkış tıkıştı.
Geldiğimizden beri bu ilk kalabalığımızdı. Metroda dipdibe... Sonra Asakusabashi
durağımızda inince Lawson’a uğrayıp köri ve peynirli ramen aldık. Çok
lezzetliydi. Bizde marketlerde satılanlarla pek alakası yoktu. Vay gerçek ramen.
TOKYO'DA BÜYÜLEYİCİ SON GECE (8 EYLÜL PERŞEMBE)
Bugün Tokyo’nun hareketli tarafını keşfetmek üzere
hazırlandık. Ama yine perişandık. Yine uykusuzluk ve sabah kalkamama problemi…
Ancak 11 gibi otelden çıkabildik. Bu yüzden planın gerisinde kalmıştık.
Dolayısıyla Shinjuku’ya asla gidemeyecektik T.T
İlk durağımız İkebukuro’ydu. 2 aktarma yapmamız gerekiyordu.
Yarım saat kadar bir süre sonra İkebukuro’ya vardık.
Aslında o taraflarda
kalabilirmişiz. Otellerin neden o tarafta pahalı olduğunu gördükten sonra
anlamıştım. Aslında JR tren paso muz olsaydı çok daha kısa sürede gidebilirdik
ama o da ayrı masraflıydı. istasyonun 6. ve 7. çıkışlarından çıktık. Sunshine
city adlı alışveriş merkezine gidecektik. Burayı şu Japon Fotoğrafçı da önermişti bize. Ama
zaten rehberde vardı. Büyük bir AVM ve Eğlence merkeziydi. Ayrıca çatısında
akvaryum ve planetarium vardı. Hani şu koltuklarda oturup gökyüzünü yıldızları
izliyorlar ya. O yer işte. Ama şansa bakın ki kapalıymış T.T
Akvaryuma gitmeye karar verdik. Büyüleyiciydi. Hatta bir gösteriye denk geldik. Bir kadın büyük akvaryuma girip birkaç gösteri yaptı.
Burası AVM'nin çatısı... Yukardaki son iki resimde gördüğünüz yuvarlak havuzun içindeki kahverengi görünen canlı da fok balığı :)
AVM'de bir de pokemon store vardı.
Bir ara bir tuvalete gidelim dedik. O da ne? Şu bahsedilen meşhur tuvaleti
görmüş oldum :D Müzikli, ısıtmalı falan filan :)
AVM’nin 3. katında J world tokyo vardı. Naruto, One piece ile ilgili bir dünya kurmuşlar. İçerde çeşitli oyunlar falan vardı. Biz
girmedik. Giriş ücretliydi ve seçtiğin pakete göre de fiyat değişiyordu. Şimdi
sevenler kızacak ama ilgimi pek çekmediler. Yani izlesem belki
çekerdi de popüler animelere karşı tutumum işte napiim. Gerçi SNK olsa atlardım
hemen orası ayrı. Neyse dışında biraz fotoğraf çekildik.
SNUPER MI O?
AVM’den çıkmak üzere yürüyoruz. Bir şarkı duydum.
Oldukça tanıdık. Biraz dinliyorum. Korece… Per’e dönüp “Şu hangi şarkıydı ya”
diyorum. Per kulak kabartıyor. “Bilmiyorum” diyor. Korece değil mi ya diyorum.
Yine tanımıyor. Allah Allah ben nereden biliyorum peki? diye düşünüyorum. Biraz
daha sesin geldiği tarafa yaklaşıyoruz. Trabzanlardan aşağıya bakıyoruz bir
sahne kurulmuş ve arkasında Snuper’ın dev posteri :D Posterde yazan; Snuper
Debut… Japonya çıkışına denk gelmişiz. :D
Şarkılar çalmaya devam
ediyor. Ay bir inelim bakalım şuraya diyoruz. İnerken aklıma geliyor şarkıyı
nereden hatırladığım. “”Oh my Venus’ün OST’si diyorum Per’e. Pek hatırlamıyor.
Hatta telefonumda bile var o an :D Şarkının adı da oh my venus ve benim
defalarca dinlediğim bir şarkı :D Snuper’ı tanımadan Snuper hayranı olmak :D
Bir bakıyoruz. Çıkmalarına yarım saat var. Ay beklesek mi? diye düşünüyoruz.
Beklemeye karar veriyoruz. Bildiğin heyecan yaptık yani... Düşünsenize görmeyi
istediğiniz performansı beklediğinizi… İnsan aklını kaçırabilir… Çok kalabalık
değil… Fanlar önde toplanıyor. Kameralar çıkarılıyor. Her şey hazır. Birazdan
şarkılarıyla giriyorlar.
Allahım ne tatlı şeysiniz siz öyle! Bu kadar sempatik çocuklar olur mu hiç! Bayılıyoruz resmen. Bir sürü de fotoğraf çekiyoruz. Bir de profesyonel kamera olunca dikkat ediyorlar bakıyorlar arada bir :D Yalnız elimde bir fancamler var aklınız hayaliniz durur :D Ahh diyorum Beast olaydı şurda… 1 saate yakın şarkılar, sohbet, komiklikler falan… Sonra handshaking başlıyor. Kalabalık olmadığı için kısa sürede bitiyor. O sırada fotoğraf çekmek yasak. Ne alakaysa? Biz de sahnenin yanından yürüyerek ayrılmak üzereyken Snuper da ayrılıyor. Bildiğin yanlarındayız: D El sallıyorum. :D El sallama modası :D Öyle yolcu ediyoruz pıtırcıkları… Yüzümüzde tebessüm ile ayrılıyoruz AVM’den.
SHIBUYA, GENÇLİK MERKEZİ...
İkebukuro’dan binip Shibuya’da indik. Hava kararmak üzereydi
ve inanılmaz bir yağmur döktürdü. Istasyonun çıkışına ulaştığımızda Shibuya
göründü. Tam da ekranlardaki gibi. O
renkli binalar. Hemen karşıda dk bir gol bir Haruma’nın video görüntüsü :D
Sağda Kiko’nun posteri… Yalnız yağmur öyle yağıyordu ki istasyondan henüz
çıkmamıştık. Çıkışın ağzında 15 dk beklediysek de durmadı. O kadar kalabalık
ki… Bizim gibi bekleyenler de vardı istasyonun karşısındaki şemsiyeciden
şemsiye alanlar da vardı. Fiyatını düşünerek duraksadık. Ama yağmur duracak
gibi değildi ve zaman aleyhimize işliyordu. Shibuya’da aslında Japon’ların
bilindiği gibi hiçte çirkin olmadığını keşfettim :D Arkadaş bu kadar değişik ve
karakteristik yüzler olabilir mi? Mesela Hongdae’de kızların da erkeklerin çoğu
birbirine benziyordu. Estetik yüzünden belki bilmiyorum ama Shibuya’dan mıdır
nedir? değişik tipler vardı. Sonunda yağmura yenilerek 500 yene bir şemsiye
almak zorunda kaldık. Bu arada yine açlık bastırmştı. Şu meşhur kavşaktan
karşıya geçtik. Hani binlerce insanın birbirlerine çarpmadan sakince karşıya
geçtiği kavşak. İş çıkışlarında 30 bini buluyormuş. Biz geçerken o kadar değildi
ama epey kalabalıktı yine de… Ve kimseye çarpmadan nasıl yürüdüm hayret ettim.
Resmen sakince karşıdan karşıya geçiyorlar desem… Şaka gibi… Böyle bir şey
olamaz ki! Fizik kurallarına aykırı değil mi bi kere :D
Büyük caddeden yürüyüp
bir pizzacı bulduk. Napolis pizza… Peynirli, mantarlı pizza tabi ki… Sebzeli de
doğru düzgün bir şeyleri yok ki... Herşeye domuz koyulur mu be…
Shibuya bana göre şahane bir yerdi. Sokaklarda dolaşırken o
kadar enteresan hissettim ki… Ginza’da ve Akihabara’da hissettiklerimin
katlarca üzerindeydi. Seoul’un Hongdae’si gibiydi. İstanbul’un taksimi gibi :P
Cıvıl cıvıl… 24 saat böyle bir yermiş. Keşke daha önce gelseymişiz diye
düşündüm. Ayrıca şu kavşağı izlemek için oturulan meşhur Starbucks’a bile
çıktık :D Ama orası da acayip kalabalıktı ve sadecce turistlerden oluşuyordu.
Deli gibi oturmuş karşıdan karşıya geçenleri videoya çekiyorlardı. Biz de
katıldık onlara. :D İnsana değişik geliyor napalım. Bir iki Japon vardı tabi
ama onlar karşıdan karşıya geçenlerle pek ilgili değildi daha çok biz
turistlere şaşkın ifadeyle bakıyordu.
O ışıklardan 4-5 kez karşı karşıya geçtik desem :D
Kalabalığın arasına karışmak. Shibuya beni sarhoş etti resmen… Sonra bir ara
olduğumuz yerde durduk. Per bir yerde ben bir yerde fotoğraf çekmeye daldık.
Telefonu tam tuttuğum yönde birisinin durduğunu fark edince telefonu indirdim.
Bir de ne göreyim. Esmer tenli, çekik gözlü orta boylarda hoş görünümlü bir
çocuk öylece karşımda durup gülümsüyor. Noluyo lan? dedi iç sesim :D Napıyo ki
acaba diye düşünürken ve şaşkın şaşkın suratına bakarken hafifçe öne doğru
eğilerek bir şey sordu. Ancak benim duyduğum şey tam olarak şuydu “Ar yu en
enci?” Ne diyo ki bu diye düşünüyorum o sırada ve garip garip yüzüne bakıyorum.
“Sorry” diyince ben aynı şekilde eğilerek söylediği şeyi tekrarladı. “Ar yu en
enci?” Bunu söyledikten sonra da böyle bakıp bir gülümsüyor. Ben de enci hangi
ülkenin insanıdır acaba diye düşünüyorum yemin ederim size :D Hani alışmışım ya
İspanyol musun? İtalyan mısın? Rus musun? (Evet, Rus bile sandılar ama o kısma
daha gelmedik zamanı gelince anlatacağım :D) Dolayısıyla bana bir şey diyor ama
aklım o yönde çalışıyor. E ne cevap verdim doğal olarak. “Nooo” hatta uzatarak.
Böyle ses kaydı koysam da taklitimi yapsam ancak :D Salak salak nöööö diyorum
karşımda gülümseyen çocuğa… Ne bileyim ben ama :D Ben nöö diye ağzımı gerince
bu “Are you sure?” demesin mi? Bir de İngilizcesi de Amerikan aksanlı :D Ya bi
git ne diyo bu ya diyor iç sesim. O sırada Per olayı fark edip yaklaşıyor çünkü
görüş alanıma o an giriyor :D
“Ne diyo anlamadım ki?” diyorum Per’e. Çocuk sonra da Per’e doğru
eğilip söylüyor. Per’de angel diyor bu! deyince ben yerin dibine giriyorum.
Oha!!! Saf saf Nöööö deyişim geliyor aklıma. Hayır, tabi ki de yes demicektim
sonuçta ama safça bi ifadeyle nööö demek salakça oldu :D O dkdan sonra çocukla
göz teması kurmuyorum. “Aa Ok!” deyip ilerliyorum.
Selfie ister misin? demesin mi birde… Gel bir de makas
alayım demiyorum tabi… Yine nööö tenk yu diyerek devam ediyorum.
No diyo hala… Git artık nolur çok utandım zaten diye
yalvarıyorum içimden… “Ok. see you. Have a nice trip veya başka bir şey
hatırlayamıyorum sonunu şuanda” deyince bye dedim. thank you dediğini duydum
en son. Hiç bakmadan çocuğa… Ama ne utandım bilseniz…
Shibuya’yı da böyle kapattım :D Ama sonrasında baya düşündüm
durdum o anı… Muhtemelen turistleri durdurup böyle şeyler yapan tiplerden
biriydi ama ben baya utandım o an nedense. Çok ani oldu. Bir de angel nedir ya?
Ay şuanda bile utandım…. :D Neyse tmm kapatalım artık…
TOKYO TOWER BÜYÜSÜ
Shibuya’ya veda ederek Akabanebashi’ye geldik. İstasyondan çıkıp
sağa doğru biraz yürüyünce Tokyo kulesi tüm görkemiyle size bakıyor.
Kuleye
doğru yürümeye başladık. 300 m kadar ilerden girişi vardı. Kulenin önünde
binlerce foto çekildik.
İçine girmek için bilet ofisine gittik. 330 m uzunluğunda bir kule ve 150 m’ye kadar
çıkarıyorlarmış. Bir de 250 m’lik kısmı var orası daha pahalı ve öyle herkes
çıkamıyor anladığım kadarıyla. Özel günler için falan yazıyordu. Çok zengin
olursam bir doğum günü kutlamaya gelirim :D 900 yen ödeyip biletimizi aldık. Heyecan içinde asansörden çıkmaya başladık. Bizi yönlendiren elemanlar o
kadar nazik ve tatlılar ki. Kız çıkarken bize bir şeyler anlattı ama Japonca :)
2. Kata çıkıyoruz diye 150 m çıktık :D 2. katmış orası.
İçeri girip de o manzarayı görmek… Hisler anlatılır gibi değil… Büyülendim…
Çarpıldım… Öldüm… Çok güzeldi yaaa… Doyamadım… Magic Knight Rayearth’ı hatırlar
mısınız bilmem. Kızlar, “Cephiro” ile ilk kez Tokyo kulesinde tanışıyordu.
Ordayken sihir onları buluyordu. Güzel yer seçmişler velhasıl… Oldukça
sihirimsi bir havası vardı. Her an “Clef” bir yerden çıkacak gibi duruyordu.
Bir de bu kulenin bir aşağı bakma penceresi vardı. Onu bulmaya çalıştım. Beast’in kulede yaptığı bir Japon programında vardı. Hani üzerinde duruyorlardı. Lookdown penceresi… Meğerse bir alt kattaymış. Per’e söyledim hemen gidip baktık. Gündüz olsa tabi ki daha iyi görünebilirdi. Işıklar vurduğu için çok yüksekte olduğumuzu çok hissedemedik. Yani aşağıya doğru bakarken. Yine de korkutucuydu. Fotoğraflarda pek çıkmadı. Yine de bırakayım şuraya birkaç tane…
Her şey harikaydı ya. Bir de iyice akşam olmuştu. Şehrin ışıkları
falan… Tokyo olduğu gibi karşımızda duruyordu. Tokyo kulesindeydim işte
sonunda… Çok duygulanmıştım. Çünkü küçük bir kızken “Bir gün o kuleye mutlaka
gideceğim” dediğim gün dün gibi aklımdaydı. O günleri hatırlayınca. O kadar yıl
geçmişti ve ben asla vazgeçmemiştim. Memleket özlemi gibi buraya doğru çekilip
durmuştum. Onca yıl bekleyip 3 gün kalmak çok acıydı benim için ama maalesef bu
kadar ayarlayabilmiştik. Allah nasip eder de tekrar gelebilirim inşallah.
Biraz
zaman geçince müzik başladı. Çok hoş bir performans duyuyorduk. Ekranlardan
gösterildi. Önce canlı olduğunu anlamadım ama kulenin etrafını dönünce diğer
yönde canlı müzik yapıldığını gördük.
Allahım nasıl bu kadar iyi olabilirdiler! Solistlerden erkek olanının CD'si orada satılıyordu. Gerçekten almak istedim ama 27 Dolar civarına denk geliyordu. Yok artık dedim. Çektiğim videolar ile idare edeyim ben :)
Twitter'a bir şarkıyı yüklemiştim. Buyrun; https://twitter.com/maihoshi_/status/773884078680530944
Her bir şarkıda kendimden geçtim mest oldum. Stres atmak dedikleri şey buymuş. Daha önce de böyle stres attığımı, rahatladığımı hissetmiştim ama hiçbirisi bu
kadar etkili değildi. Mest olmuştum resmen. Her bir şarkıyı videoya aldım.
Sonradan o anları tekrar tekrar yaşayıp hatırlamak için… Sonuna kadar izledik, dinledik.
Çok kalabalık olmamakla birlikte duyan geliyordu. Normalde kuleye çıkmak için
sıraya giriyormuş insanlar. Biz çok şanslıydık o kadar az kişi vardı ki… Kolayca
girdik, gezdik… İkimizde ayrılmak istemiyorduk aslında ama çok geç olmuştu.
Ertesi gün Busan’a gidecektik. Kuleden çıkıp da arkama baktığımda inanılmaz bir
şey hissettim. Burada bitmeyecek dedi birisi… Evet yine görüşeceğiz dedi kule
bana… Bu sokaklarda tekrar yürüyebilecek miydim? Bu his gerçek miydi?
Vedalaşmak istemedim bu yüzden… Tekrar görüşmek üzere diyerek ayrıldım…
Geldiğimiz şekilde 2 aktarma ile Asakusabashi’ye geldik.
Otele ulaşıp çantamızı toparladık. Böylece Tokyo’da son gecemizi büyüleyici bir
şekilde tamamlamıştık. Ertesi gün Kimshicho’daki 100 yenciye uğradıktan sonra
Havaalanına gidecektik.
Seoul bir rüyaydı ama Tokyo benim için rüya içindeki
rüyaydı… Kim gelirse gelsin Tokyo’da görebileceği şeyler bunlardı belki… Ya da
vakti varsa daha fazlasını görebilirdi. Ama bu yaşadıklarımı başka kimse benim
gibi hissetmeyecekti. Bu bana özeldi… Aynı şeyleri görebilirdik ama aynı
şekilde hissetmemiz mümkün değildi… Hayatım boyunca çok güzel ve büyüleyici
anım oldu ama bu gezi hepsinden farklıydı. Bu sıradan bir tatil değildi. Bu bir
hayalin gerçek oluşuydu. Bazıları anlamıyor. Çocukça buluyor. Saygı duyuyorum.
Ama ben buyum ve bununla gurur duyuyorum. Hayalimi gerçekleştirebildiğim için
kendimle gurur duyuyorum. Kim ne derse desin…
ŞİMDİLİK HOŞÇA KAL TOKYO!!!
(9 EYLÜL CUMA)
Sabah 7.30 gibi kalkabildik. Biz gittiğimiz için Jetlag de
etkisini kaybediyordu. Önceki gece aldığımız şeylerle kahvaltımızı yaptık.
Hazırlanıp yola koyulduk. Öncelikle JR’nin istasyonundan bilet bakalım dedik.
Orda makineleri kurcalarken aklımız karışmış halde görünüyorduk ki bir amca
yaklaşıp sordu.
Narita Airport deyince Hıı diyerek yanındaki bir kızı işaret
etti. May I help you diyerek konuya giren sevimli kız resmen bizi diğer
istasyondaki bilet alacağımız makineye kadar götürdü. O kadar sevimlitdi ki… Orta
boylarda kısa saçlı güzelce bir kızdı. Bize hangi bileti alacağımızı, nereden
bineceğimizi falan anlattı. İlk gelişiniz mi diye sordu? Evet dedik. Nasıldı?
deyince büyüleyici cevabını verdim. Gülümsedi. Bilmemiz gerekenleri bize anlattı
hatta bir ara görevliye gidip sordu parçaladı kendini resmen. Görev edindi ya
bunu. Yani yardım ederken bunu zorla yapmadığı belliydi. Bir insanın hiçbir
karşılık beklemeden büyük bir istekle başka bir insana yardım etmesi benim için
çok akıl almaz bir şey. Ağlamama sebep oluyor. Gerçi biz Türkler’de böyleyizdir.
Yardımsever. Her ne kadar bu özelliğimizi yavaş yavaş kaybediyor olsak da
özümüzde böyleyizdir. Bu açıdan Japonlarla ortak noktamız olması hoş. Bir sürü
teşekkür ettik ona. Vedalaştık.
Hemen arkasından biletimiz alıp metroya binip
100 yen mağazasının olduğu Kinshicho’ya gittik. Livin alışveriş merkezinin 6.
katındaki Daiso 100 yen mağazasını gezdik. Pek bir şey bulamadık. Bizdeki Japon
pazarı mantığı ama gerçeği :D Bilgiğin gerçek Japon pazarına gitmiş olduk.
İkebukluro’da istasyonda bir tane 100 yenci vardı oraya zamanımız geçmesin diye
girmemiştik ama kesinlikle orda hediyelikler falan vardı. Eğer yolunuz düşerse
oraya gitmenizi öneririm.
AVM’nin alt katındaki italyan restorana girdik. Çok
kalabalıktı. Görevli kız ismimi alıp beklememizi istedi. 2 dk kadar oturduk
hemen gelip seslendi ama nasıl seslendi sama şeklinde :D Evet ismime sama ekini
koydu :D Ay bir hoşuma gitti ki :D Güldüm gerçi ben :D Sama… Peynir ve domates
soslu tavuk yedik. Acayip de lezzetliydi. Tokyo’ya geleli gerçek bir yemek
yeyip karnımızı doyurmuş olduk.
Havaalanına gidecek olan tren Oshiage’den geçiyordu. Tokyo
tower’dan sonra inşa edilen Skytree’nin olduğu yer. Ama ona çıkmadık. Bir
sonraki sefere artık :)
Oshiage’ye bir durak uzaktaydık. Metroyla oraya geçerek trenimizi bekledik. Limited express’e binip Narita Aiport Terminal 1’e gittik. Metroda son videomu da çektim. Yol boyunca çok hüzünlüydüm. Memleketten ayrılıyor gibi hissediyordum.
Oshiage’ye bir durak uzaktaydık. Metroyla oraya geçerek trenimizi bekledik. Limited express’e binip Narita Aiport Terminal 1’e gittik. Metroda son videomu da çektim. Yol boyunca çok hüzünlüydüm. Memleketten ayrılıyor gibi hissediyordum.
Herşeyden önce pocket wifi’ımızı post office’e (4. katta)
teslim ettik. Uçağımız terminal 1’den kalkıyordu. Sonra kalan yenlerimizi aynı
şekilde form doldurarak dolara dönüştürdük. Tüm bozukluk yenlerden kendim için
ayırdıktan sonra… Ama en son free shoptan birşey alınca 10 yenim gitti ama per
sağolsun onda fazladan vardı da bana verdi :*
Uçağımız Busan Air’di. Check-in bankosu doğal olarak Koreli’ler ile doluydu ve sarımsak kokusu ile… Ya arkadaş nasıl böyle bir şey olabilir. Sırf kokusu yüzünden yaşayamam diye düşünüyordum. Tabiki Seoul’da geçireceğim son günlerin güzelliğinden bihaber düşünüyordum bunu. Pasaport falan aynı işlemlerden geçtik. Uçağa gitmek üzere aprondan bir otobüse bindik. Direksiyonu sağda olan bir araca ilk binişimdi. ehehe Şoför de bir sevimliydi ki... Herkese gülümsüyor ve saygı gösteriyordu. Allahımmmm!
Uçağımız Busan Air’di. Check-in bankosu doğal olarak Koreli’ler ile doluydu ve sarımsak kokusu ile… Ya arkadaş nasıl böyle bir şey olabilir. Sırf kokusu yüzünden yaşayamam diye düşünüyordum. Tabiki Seoul’da geçireceğim son günlerin güzelliğinden bihaber düşünüyordum bunu. Pasaport falan aynı işlemlerden geçtik. Uçağa gitmek üzere aprondan bir otobüse bindik. Direksiyonu sağda olan bir araca ilk binişimdi. ehehe Şoför de bir sevimliydi ki... Herkese gülümsüyor ve saygı gösteriyordu. Allahımmmm!
Yalnız uçağa binerken bir garip olduğum doğrudur. Ağlamak
üzereydim. Son adımımı videoya çektim. Ama yüklemeyeceğim :)
Şimdi de Kore’li hostesler… İki haftada 3 faklı milletin
uçağına bindik :D
HOŞÇA KAL TOKYO TOPRAKLARI
AH JAPONYA AHHH
(Genel izlenimlerim)
Uçakta Japonya’yı düşündüm. Daha doğrusu Tokyo’yu.
İzlenimlerimi not aldım.
İnsan hiç bilmediği bir ülkeye nasıl özlem duyardı? 9-10 yaşımdan beri yaptığım şey buydu! Benim Oraya gitmeyi
ne kadar istediğimi bilen arkadaşlarımdan bazıları soruyordu. “Nasıl
hissediyorsun?” diye… Buna verecek belli bir cevabım olamadı. Ne diyeyim ki?
İyi mi? Bu “İyi” diyerek geçiştirebileceğim bir duygu değildi ki… Çünkü böyle
hissetmemiştim daha önce. Biraz düşünüp sindirmeliydim. Ruhum dolmuş taşıyor
gibiydi. Büyülenmek… Adlandıramıyorum…
Daha fazla kalıp, uzun bir süre yaşayıp gerçek Japonya’nın nasıl bir yer
olduğunu görmek, tanımak istiyorum. İşin aslı nedir? Böyle insanlar nasıl
olabilir? Bu düzen nasıl sağlanabilir? Bilmek istiyorum. Derine inmek
istiyorum. 3-4 günde insan ne anlar? Bu nedenle genelleme yapmak zorundaydım.
Yani sonradan 3 gün gitmiş ahkam kesiyor demesin kimse… Ben ne görüp
hissettiysem onu yazdım. Kore içinde aynı şeyler geçerli… Ne gördüysem ve bana
nasıl bir tutum sergilendiyse onları paylaştım ve paylaşmaya devam edeceğim.
Japonya (Tokyo) dedikleri kadar abartılı olmasa da evet biraz
pahalı. Öyle her istediğiniz hediyeyi alamıyorsunuz. Tabi TL’nin de 3 katı
olunca… 100 yen 3 liraya yakın bir şeye denk geliyor. Mesela marketten bir suyu
100-110 yen civarı alıyorsunuz. Gerçi Avrupa’da da su 1 Euro. Yani onlara göre
belki normal ama bize göre çok oluyor neticede 50 kuruşa su alabildiğimiz bir
ülkemiz var :)
Meyve ve sebze nedense çok pahalı. Seoul’de de öyleydi. Ama
sanırım Japonya biraz daha pahalı oraya kıyasla. Mesela bir adet muz evet, tek
tek satılıyor, 100 yen (1 dolar civarı). 10 tane çeri domatese 190 yen verdik.
4 tane yuvarlak avuç kadar ekmek mesela 150 yen. Yani parayı yen olarak
kazanmadıkça orada yaşamak zor olurdu.
Ayrıca akşam 7'den sonra indirimler yapılıyormuş. Akşam
markette indirim reyonu görmüştüm sonradan öğrendim ki çöpe atmak yerine
indirim yapıyorlarmış. Çünkü o gece kalanı ertesi gün satmıyorlarmış.
Şöyle söyleyebilirim; 6 eylül Salı günü öğle saatlerinde
Tokyo’ya girip, 9 Eylül 17.30 civarında ayrıldık ve ben şahsen konaklama da
dahil 3000 yen yani 300 dolar civarı harcadım. İçinde bir sürü hediyelik var.
Gayet makul! İstenirse yarı yarıya düşürülebilecek bir fiyat bu… Kaldığını otel
daha ucuz olabilir ve öyle her gördüğünüzü almazsanız gayete ideal bir fiyata
birkaç gün geçirebilirsiniz. Bir daha gidebilirsem kesinlikle çok çok daha az
harcardım.
Mesela kasada alışveriş yapınca sürekli saygı sözcükleri
kullanıyorlar. Parayı da bir kabın içinde veriyorsunuz ve alıyorsunuz. Eğer
elinize verilecekse iki elleriyle uzatıyorlar ve eğiliyorlar hafifçe... Hatta
bir markette bir eliyle Per’e parayı uzatırken diğeriyle alttan eline destek
olur gibi yaptı.
Ayrıca kaybolursanız yaşadınız :D Değmeyin keyfinize asdfadd
çünkü yardım hemen orada. Bunu pek çok blogda okumuş hazırlıklıydım ama bu
kadar da beklemiyordum. Yani bize de rastlar mı diye düşünmüştüm. Rastladı
gerçekten. Dedikleri kadar varmış. Yaşlısından gencine yardım seviyorlar işte…
Hayır insanlarda böyle anlamsız bir güven var :D Belki böbreklerini çalcam beni
gideceğim yere kadar götürüyosun yani…
Metroda elde telefon uyumalar bişeyler
bir hareketler… Kimse de düşünmüyor şu telefonu çekeyim elinden durakta inip
gideyim. Üçkağıt yok resmen!!! Sisteme bak. İnsan üzülmüyor değil. Ne hale gelmişiz. Bizim neyimiz
eksik sanki!
Havaalanındayken gördüğümüz bir görevliyle göz teması
kurmaya gör hemen başını eğip selam veriyor. Herkesle kankaymış modundaydım :D
Bir defa ne oldu? Belki basit gelecek size ama beni en çok
etkileyen olaylardan biridir. Metrodayken Per bir koltuğa oturdu yanı doluydu
ben de karşıya oturacaktım ki hemen yandaki kız ben oraya oturabileyim diye
kalkıp karşıya geçti. Şok içinde ona doğru baktığımda başını eğerek selam verdi, gülümseyerek karşılık verdim ben de… Ağlamak istiyorum oğlum bana böyle iyilik
yapmayın bak!
İnsanların baktığı doğru. Yabancı görünce bakıyor adam. Biz
de çekiklere bakıoz ülkede noldu? Ama rahatsız da etmek istemiyorlar aslında.
Rahatsız etmek isteyeni de bize rastlamadı. Eminim Duygu’nun tokyo ile ilgili
anlatacak daha çok şeyi vardır :D:D chotto matteee Duyguuuuu… afdaddsf
Bir mağazaya girince özellikle sürekli saygı sözcükleri
kullanıyorlar. Asakusa’da bir teyze hediyeliklere bakarken sürekli Douzo kara
kudasai deyip durdu. Tamam teyze buyurcam ama bi seçeyim hediyemi deyip sonunda
aldık neyse ki!
Bu arada kendime anı olsun diye manga alacaktım ama 2000
yenden başlıyordu dedim internetten İngilizcesini daha ucuza alabilirim :D
Vazgeçtim o yüzden… Millet nasıl alıyor? Ben SNK mangalarını 9 liradan falan
almıştım.
İşte böyle… Aklıma gelmeyen atladığım bir sürü şey daha var.
Ancak sanırım hepsini yazabilmem de mümkün değil… Hem bazı detaylar bende kalsın :))
Ayrıca gezip göremediğimiz bir sürü yer kaldı. Özellikle Shinjuku ve Roppongi'ye gitmeyi çok istiyordum. Bir sonraki sefere inşallah :)
Bitiremiyorum orayı düşündükçe... Hadi bakalım...
Tokyo'ya kavuşmuş bir adet Mai'den sevgiler, saygılar...
Busan Maceramızda görüşmek üzere...
BUSAN MACERASI…
Keşke biraz daha vaktimiz olsaydı...
Uçaktan Busan’da indiğimizde o dakika itibariyle Tokyo’yu
özlediğimi fark ettim. O an kendime bir söz daha verdim. Tekrar dönecektim
oraya…
En yakın zamanda tekrar…
Airport Limousine ile Busan’da kalacağımız otele gidecektik.
Otobüsün içinde 7000 won ödeyip biniyorsunuz. Koltuklar bordo renkte ve o kadar
konforluydu ki.. Koltuk mesafeleri de geniş olduğundan arkadakini rahatsız
etmeden rahatça yatırabiliyorsunuz. Bildiğin limuzin.. Biraz sonra zaten
şampanyalarımız da geldi :D Şaka şaka neyse ki rahat bir yolculuk yapabildik
sonunda…
Airport limousin bizi Hundae Beach Grand Hotelin karşısında
indirdi. Bizim otel bu büyük otele yakın bir konumdaydı. Karşıya geçmek üzere
kaldırımdan yaya geçidine yönelmek için yürümeye kalkışınca yolun kenarında
insan boyundan uzun çim çitleri fark ettik. Kaldırım ve yolu birbirinden
ayırıyordu. Bu ne şimdi yol ortasında diye düşündüm. Önce bir anlam veremedik ama
sonra kaldırımdan yürümeye başlayınca nedenini anlamış olduk. Yanyana bir sürü
vitrin vardı ve içlerinde hayat kadınları oturuyordu. O.o Kızlar çok güzeldi
aslında ve çok enteresan giyinmişlerdi. Biz geçerken 2 tane kız bir adamla
gülüşüp anlaşma yapıyordu :D ama adam da gülerek uzaklaştı. Fiyatta anlaşamamış
olabilirler :D Biz nereye düştük diyerek hızlı adımlarla yolu bitirmeye
çalıştık. Hayır çitler yüzünden yola da inemezsin, geri de dönemezsin mecbur o
yol bitecek… Göz ucuyla baktığımda bazıları bize bakıyordu. Ne işleri var diye
heralde :D Neyse sonunda yol bitti de
karşıya tek parça halinde geçmeyi başardık. Grand otelin onunden geçerken
otelden gelen şarkıyla dans eden bir teyze gördük. Çok eğleniyor gibiydi.
İlerde birkaç adam tebessüm içinde onu izliyordu. Otele nasıl ulaşacağımıza daha
önceden bakmıştık. Akşam 10 gibi otele giriş yapabildik. Otel fena değildi. Full
hd tv bile vardı daha ne olsundu. W two worlds’ü açtık HD görüntüsüyle keyif
yaptık :D
Merhaba Busan… 10
Eylül cumartesi
Türkiye’den döneli 1 hafta olmuştu. Zaman öyle dolu geçmişti ki... Daha keşfedilecek neler vardı neler.. Her günümüz bir öncekine göre katlanarak güzelleşiyor ve gittikçe daha da keyif veriyordu. Aslına bakarsanız sonsuza dek sürsün istiyordum. Hiç bitmesin diye dua ediyordum. Ama böyle dilekler gerçek olmaz ne yazık ki. Neyse fazla uzaklaşmadan Busan'a döneyim;
Sabah erken kalkıp lobiye indiğimizde resepsiyon görevlisine
metro istasyonunun yerini sorduk. O kadar nazikti ki bize dışarıya kadar eşlik
ederek tarif etti. O yöne doğru giderken bir markete girip kahvaltı için
peynir, kek ve süt aldık. Kek yumuşacık ve çok lezzetliydi. Bu arada muzlu
sütleri de ayrı bir şahane.. O kadar güzel bir aroması var ki.. Mutlaka deneyin
gidince…
Busan’da Seoul’dakinin aksine sokakta yürürken insanlar değişik
değişik bakıyordu. Neyse metroyu bulup ‘Ticket Vending’ makinesinden 4500 wona
bir günlük sınırsız metro bileti aldık. T-money kart Busan’da da geçiyordu ancak sınırsız bilet bizim için daha uygun olacaktı.
Bileti aldıktan sonra istasyonun
7. çıkışından geri çıktık. Çünkü gideceğimiz yere metro hattı yoktu. Çıkıştaki
otobüs durağından 181’e binip Denizin kenarına inşa edilmiş Haedong Yonggung-sa
Budhist Tapınağına gitmek üzere yola çıktık. Otobüsten inince biraz yürüyüş
yolu var. 10 dk kadar yürüdükten sonra tapınaktan ses gelmeye başladı.
Arka planda birisi dua gibi bir şey okuyordu ama ilahi gibi düşünün. Filmlerde
duyduğumuz gibi. Zaten tapınak bildiğiniz film seti gibiydi.
Tapınağın girişindeki pazar yeri...
Tapınağa doğru giden merdivenler
Ve sonunda film seti..
İnsanları ibadet ederken görmek o kadar enteresandı ki.
Ayakkabılarını çıkarıp camiye girer gibi tapınağa girip secde ediyorlardı.
Daha
önce canlı kanlı görmediğim için çok şaşırdım. Kadının biri bildiğin rüku secde
hepsini yaptı. Videoyu şuraya bırakayım siz de şaşırın..
Farklı dinlere ait ibadet yerlerine gitmek her zaman ilgimi çeker ve bana değişik hissettirir. İnsanların gerçekten nasıl da inanarak ibadet ettiğini görmek enteresan geliyor. O insanların orada bir heykelin önünde eğilip kalkması ilginç değil mi? Tüm dinlerin ahlak anlayışları ve felsefeleri özünde benzer hatta yakın olmasına rağmen ibadet şekillerinin bu kadar farklı olması bana çok ilginç geliyor. İnanç çok kuvvetli bir duygu... Yenilemeyecek yegane şey sanırım...
Şimdi bu insanlara nasıl anlatırsın kendi inandığın şeyi? Mesela teyzeyi çevirip put o bacım napıon sen? desem anlamazdı.
Sonuç olarak değişik ve güzel bir deneyimdi. Bir budist tapınağını bu kadar içinden görmek...
Tapınaktan aynı şekilde ayrıldık.
Aynı şekilde geriye dönüp 7. çıkıştan istasyona girdik.
Sıradaki durak Türk şehitliğiydi. Metro ile Daaemyona gittik. Yalnız şu Busan
one day pass varya 3 kez beni yarı yolda bıraktı. Kapılardan geçerken çalışmadı
ve geçersiz kart uyarısı verdi. Ama her istasyonda bilet ofisi olduğundan her defasında
gidip söyledim. Bana yeni bilet alıp verdiler. Hatta ilk çalışmadığında
napacağımı şaşırdım bir amca durumu fark ederek “Office change” dedi eliyle
işaret ederek. Artık üçüncü defa da gidince ofise adam beni hatırladı doğal
olarak :D Manyetik ortamda mı kalıyor falan dedi. Telefonun yanında deyince o
bozuyor olabilir dedi. O andan sonra cüzdanımda taşıdım ve gerçekten daha
bozulmadı :D Meğer ben bozuyormuşum ahahha Aklınızda bulunsun yani :D
Neyse mezarlığa biraz zor olsa da ulaştık.
Şehitliğe giden yolda karşımıza çıkan manzara;
Tabelalar sizi bir
yere kadar yönlendiriyordu sonra yanlış bir yola saparak Hatıra müzesine
gitmişiz. Epey de yürüdük.
Orada görevli kadın bize yanlış geldiğimizi
söyleyince yıkıldık. Biraz sohbet falan ettik. Yalnız geldiğimizi öğrenince “Ne
kadar cesursunuz” dedi. Cesur muyuz? Kendi ülkemizden daha güvenli değil mi ya
burası diyemedik haliyle… Neyse anlattığı tarife göre şehitliği bulduk. Türk
mezarlığı girişte hemen soldaydı.
Girer girmez bir garip hissettik. 462 şehit
Kore topraklarında yatıyordu. Onlara bir de şiir yazılmıştı.
Duygulandık epey orada
dolaşırken… Duamızı da edip biraz daha sessizce dolaşıp ayrıldık.
Sıradaki durağımız Gamcheon Cultural Village idi. Renkli
köy… Tosong’da… Metro ile oraya giderken yaşlı bir teyze bizimle epeyce ilgilendi. Yaşlılar için ayrılmış koltuğa oturttu bizi zorla. Bana “üşüdün mü”
falan dedi. Yaşlılar daha bir ilgili tabi.. Köye ulaşmak için Tosong metrosundan çıkıp sağa doğru devam edince Busan
Cancer Center önünden yeşil minibüslere biniyorsunuz. Ama dikkat edin ve sıkı
tutunun çünkü deli kullanıyorlar :D Ayaktaydık zaten herkes neredeyse ayaktaydı
5 tane falan koltuk vardı heralde :D Herkes uçuyor havada. Kimin eli kimin
belinde, elinde, yüzünde :D Yanımdaki çocuğa kaç omuz attım o da kız arkadaşını
korumaya çalışken kaç kez ezdi onu adsdsa komikti yaa..
Köy çok güzeldi. Hani köy dediklerine bakmayın aslında böyle
mahalle aralarındaki eski tip evleri rengarenk boyamışlar adına renkli köy
demişler. Bizim ülke böyle yerlerle dolu ama kıymet bilen mi var? Hey gidi hey…
Köyün sokaklarını dolaştık. İnsanların evlerinin arasından geçiyorsunuz.. Daracık sokaklardan geçiyorsunuz…
Sokakların birinde Grafiti odası vardı. Beyaz
duvarlı boş bir oda.. Duvarlar sürgülü aslında. Hmm nasıl anlatayım? Göstereyim
en iyisi…
Gördüğünüz üzere istediğiniz yere istediğiniz şeyi
yazabiliyor veya çizebiliyorsunuz. Totem yaptım odaya seneye Kore’deyim
kısmetse :P Epey yetenekle yapılmış çizimler de vardı komik komik çizimler de
vardı içlerinde…
Sonra başka bir oda daha vardı anlam veremediğimiz. Bakın
bakalım siz anlam verebilecek misiniz? Etrafta bilgi alabilecek kimse de
olmayınca öylece bakıp durduk. Bereketle ilgili bir şey olsa gerek…
Az önce anlattığım acı dolu ve komik yeşil minibüs
seyahatinden dolayıdır ki dönüşte taksiye bindik hayatta kalabilelim diye :D
2900 won tuttu. Zenginiz de biraz :P
Sonrasında Yondonsan parkında Lotte Mall’e girip yemek
yedik. Namsan tavuğu burger diye bir şeydi. Bir tur japon tavuğuymus. Sosu
tatlımsıydı. Japon deyince içim bir şey oldu :(
Per Busan’a bayıldı aslında ama ben pek ısınamadım. Yani
büyük konuşmayayım da orada yaşamayı seçmezdim. Seoul daha iyiydi. Daha
hareketliydi.
Lotte Mall’den geri çıkarak metro ile Gwangalli beach’e
gittik. İstasyondan çıkınca 650 m yürüyorsunuz ama sonunda süper bir manzara
ile karşılaşıyorsunuz. Bir de hava iyice kararmıştı. İşte bu kısmına ısındım… Gwangandaegyo
Köprüsü…
Güney Kore’nin en uzun köprüsüymüş. Işıklandırmaları harikaydı.
Kocaman alabildiğince uzanan bir sahil ve karşısında uzanan köprü… Yine büyülendiğim
anlardan biriydi. Bunlara ilaveten yine arkada busking yapanlar vardı. Bir grup
genç sahne kurmuş şarkı söylüyor diğer yanda sihirbazlık gösterisi yapan bir
çocuk…
Twitterda paylaşmıştım; https://twitter.com/maihoshi_/status/774566194690924544
Twitterda paylaşmıştım; https://twitter.com/maihoshi_/status/774566194690924544
Çiftini alan
koşmuş gelmiş. Bu arada Kore’de çift olmayanı dövüyorlar. Daha önce yazdım mı
hatırlamıyorum ama inanılmaz bir çift olma durumu var. Herkesin bir eşi var
resmen. 1 saatten fazla kumların üzerinde oturduk rehabilitasyon gibiydi. Saat 9 gibi
kalktık. Ancak biz dönerken gençlerin daha yeni yeni sahile gelmeye başladığını
gördük. Süslenen koşuyor sahile arkadaş… Gece daha yeni başlıyordu aslında e
peki biz niye mi döndük 😔 Sabah erken kalkıp
Seoul’e gitmek içinçin-çin-çin-çin-çin-çinnn-çi-ç….. Pişmanlığın yankısıydı
duyduğunuz…
Seoul'e dönüş... 11 Eylül Pazar
Seoul’e gitmek için sabah 9.30 gibi otelden ayrıldık.
Resepsiyondaki adam bizi yine dışarıya çıkararak otobüs terminalini gösterdi.
Meğer o kadar yakınmışız ki…
Teşekkürümüzü edip ckeck out yaparak terminale geçtik. Terminale
gitmeden önce şu meşhur Haeundae plajına inelim dedik. Dün akşamki sahil gibi
kocaman uzanıyordu. Denize girmek için Güney Kore’deki en iyi plajlardan
biriymiş. En meşhuruymuş. Birkaç fotoğraf çekilip ayrıldık. Biz gittiğimizde de bomboştu.
10 gibi
terminaldeydik. Şansımıza 10 dk sonra bir otobüs kalkıyormuş hemen gişeden bilet
alıp oturduk. Busan’da ilk gün bindiğimiz Airport limuzin otobüsündendi. Çok
sevindim. Rahat bir yolculuk olacak gibiydi ki öyle de oldu. Yatırdık
koltukları arkaya ohhh değmeyin keyfimize.
Orda görünen açık renkli şey benim ayağım :D Evet ayakkabılarınızı rahatça çıkarabiliyorsunuz sıkıntı olmuyor :)
Seoul’e gidiyoruz. Yol boyunca
Tokyo’yu yazdım. Pek vaktim olmamıştı. Detaylarıyla en ince ayrıntısına kadar
yazdım. Hatta yol 4.5-5 saat kadar süren yol boyunca her şeyi yazacak vaktim
oldu. Tokyo gezisinin çoğunu Busan’dan Seoul’e giderken yazdım yani…
Otobüsten inip önce Kpop stay’e gittik. Aslına bakarsanız
eve dönmek gibiydi ulaştığımızda hissettiğimiz.
Ama daha gece yeni başlıyordu ve biz Hongdae’yi yeniden
keşfetmeye çıkacaktık. Duygu ile Hongdae’yi defalarca tavaf ettik. Akşam
gezilerimizi ne kadar özlediğimi fark ettim. Oradaki hayat çok başka
arkadaşlar. Gidip görmek zorundasınız zorundasınız yani başka yolu yok.
Gördüğüm yaşadığım şeyleri siz de görmelisiniz..
Hafta sonu geceleri Hongdae inanılmaz hareketli oluyordu. Busking tavan yapıyordu. İyi bir dans grubuna denk geldik. Dans grubunun içinde en dans edemeyen :D uzunca boylu, siyah giyinen, birazdan görürsünüz, gamzeli bir deluğanlı vardı gördünüz mü? hah işte o gamzeliydi yani belirtmek istedim :D
Buyrun gamzeler ay pardon arkadaşlar;
Bu arada videoların kalitesizliği için kusura bakmayın. Yüksek çözünürlükte yükleme yapamadım. İlerde hepsini youtube'a yükleyebilirsem iyi olacak...
Performansı sonuna kadar izledik. Sonrasında kızlar bunların etrafını bir sardı özellikle de gamzenin amaninnn ne pozlar ne pozlar. Ay bir tane kız çocuğun yanına gidip yüzünü falan elledi O.o Ne değişiksiniz kızım siz? Biz de arkada şaşkın şaşkın oturmuş olanları izliyorduk. Bunlar gittikten sonra bile aynı yerde oturmaya devam ettik. Bir ara bir sosyal deney yapalım dedik. Böyle sokaktan geçenlere "Bir bakar mısınız?" falan dedik. Türkçe olarak tabi.. Sese ne tepki verirler diye? :D İşsizi işsazı işsassızlık... Kimse dönüp bakmadı oğlum. Bağırıyoz dimi bişey diyoruz şurda... Sonra sigarasını söndürmeden önümüze fırlatan bir çocuğa bağırdım umursamadı bile. Ah bu gençlik :p
So Ji Sub'ın Hongdae'deki tavukçusunun önünden geçtik. Gelip sonra yeriz diye düşünmüştüm ama nasip olmadı. Seneye inşallah :p
Sonrasında Club alanlarının oralarda gezdik dolaştık. Sabahlara kadar dolaşın hiçbir şey olmuyormuş. Sadece ilerleyen saatlerde sarhoş sayısı arttığı için laf atanlar oluyor ama rahatsız edici değil. Kendilerine faydaları yok :D İşte yabancıyız ya mesela "Hi", "Hello", "Nays tu miç yu" gibi kısıtlı kelime dağarcığıyla teşebbüste bulunuyorlar.. Siz cevap vermezseniz bir daha bir şey söylemiyorlar zaten. Yani en azından benim rastladıklarım bunlardı.
Ayrıcaaaağğğğ biz bu akşam yine YG'ye gittik :D Ama bu defa çok şükür kimseyi görmedik de yine bir kazaya kurban gitmedik -_- Mazallah GD falan çıkar döneriz arkamızı uzaktan nispet yapar gibi el sallarız falan diye Allah GD'yi korudu bizden... Çıkmıyor aklımızdan arkadaş o yaptığımız acayip davranış T.T Neyse konu saptı drama bağlandı yine...
Unuttuğum bir şey yoktur umuyorum...
Hongdae'de eğlenceli bir gecenin ardından odamıza çekildik çekilmesine de sonraki gecelerde bizi nelerin beklediğinden bihaberdik. Oysa daha neler olacaktı neler... Hayatımı etkileyecek, bir türlü normale dönmeme izin vermeyecek ve ruhumun döndükten sonra bile geri gelememesine neden olacak o olay yaşanmamıştı henüz... Birkaç gün sonra yaşanacaktı ve sonsuza dek anılarımda kalacaktı.
Seoul'de geçireceğimiz son 5 günümüz birbirinden anlamlıydı ve benim için en anlamlısı ve en güzeli sanki bilinçli yapılmış gibi en sona saklanmıştı.
Son 5 gün yaşadığımız maceraları bir sonraki sefer anlatacağım...
Görüşmek üzere...
KALDIĞIMIZ YERDEN
DEVAM…
SEOUL SONA YAKLAŞIYORUZ…
Big Eyes ve Han
Nehri’nde Felsefik Dakikalar (12 eylül pazartesi)
Evet Seoul’deki son 5 günümüzün ilk gününe uyanmıştık. O kadar heyecanlıydım ki aslında… Sanki tatilimiz başka bir boyut kazanmıştı ve daha yeni başlıyordu. Çünkü aslında bu beş gün boyunca Seoul’deki hayata karışacaktık. Sabahları kalkacak, Kpop stay’in mutfağına inecek, kimi sabahlar guesthouse’un sağladığı “Amerikanvari” J kahvaltıyı yapacak kimi zaman hazır çorbamızı yudumlayıp Türkiye’den getirdiğimiz bademleri yiyecek, Per’in yanında getirdiği poşet çayımızı içecektik ve insanlarla sohbet edecektik. Sonrasında odamıza çıkıp hazırlanacak Duygu ile mutfakta biraz lafladıktan sonra Seoul’ü keşfetmeye çıkacaktık. Günün akşamında Hongdae’ye dönüp Duygu ile buluşacak ve gecelere akacaktık :P Tatilimizin birbirinden güzel günleri başlamak üzereydi.
Pazartesi günü hediyelik alışverişler için Myongdong’a gidelim diye düşündük. Sokak boyunca tezgahlarda hediyelik eyşalar veya yiyecek, içecek satan satıcılar vardı. Bir tatlıcının önünde durduk. Sattığı şey oldukça lezzetli görünüyordu. “Taiyaki” Bir Japon tatlısı… Balık şeklinde bir kek içinde tatlandırılmış kırmızı fasülye ezmesi var. Ayrıca isteğinize göre içini çikolata, patates, tatlı peynir vs ile doldurtuyorsunuz. Rastlarsanız mutlaka deneyin ben bayıldım. Bu şekilde görünüyor;
Myongdong’da yer altı çarşısı var ve hediyelikten tutun kpop CD’leri, idollerin posterleri, fotokartları, takvim vs gibi pek çok ürün bulunuyor. Aradığınız tüm idoller ile ilgili ürünler olduğuna eminim. Bir tane Albüm satan bir mağazaya yaklaştık. Satıcı adam içerden bizi fark ederek eliyle içeri girmemizi işaret etti. Dışardaki ürünlere bakıyorduk. Per GD’nin hangi takvimini alsam die düşünüyordu o sıra J Sonra adam dışarıya çıktı. Bizi içeri sokmaya çalıştı. Per de zaten içeri gircez şunlara bakıyoruz dediği halde adam ısrarla içeri çağırmaya devam etti. E tamam susacaksan girelim bari diyerek içeri girdik :P Sonrasında ne oldu dersiniz Cdci bizim pere asılmasın mı 😂 Ayrıntıları bir duysanız :D Per’in de iznini alarak detayları sizlerle paylaşmak istiyorum :D
Öncelikle you big eyes ile giriş yaptı adam :D dedim aha da geliyor iltifatlar. Adam uçtukça uçmaya başladı. Per’e ilanı aşk etmeye başladı. Ben de gayet ciddi duruyorum kenarda :D izliyorum adamı acaba daha ne diyecek diye. Per’in de tek gayesi indirim yaptırmak adasdas Adama cevap dahi vermiyor gerçi ne desin :D Dialog tam sırasyla aklımda değil ama mesela bir ara “I’m swimming in your eyes” dedi resmen üstüne üstlük eliyle de yüzme taklidi yaparak :D sonra Per “bu albüm pahalı” falan diyor buna bu da”I’m falling love with your eyes” diyor :D Kasap et derdinde koyun can derdinde sizin anlayacağınız. Nasıl trajikomik adamın durumu :D Ama ben hala ciddi ciddi adama bakıyorum. Oysa şuanda yazarken bile gülmekten kırılıyorum :D. Sonra “How do you find korean men?” ve “Are you interested in Korean men” dedi. Per de “Allahını seversen şu albüme indirim yap da ağzını dağıtmadan şurdan insanca ayrılalım” bakışı attıktan sonra “İlgilenmiyorum Koreli erkeklerle” diyerek dünyanın en büyük yalanını söylerken bende başımla onay verdim. Yersen adasfdadsfdas Ya gerçi bizene Kore’li erkeklerden beğendiğimiz bazı kimseler Koreli ise bizim mi suçumuz :P Neyse… Sonra adam “Evli misin?” diye sorunca biranda arka planda Bruno Mars Marry you çalmaya başlıyor içeri Kore Belediye başkanı falan giriyor biz şok adam her şeyi ayarlamış. İşte Per şuan Kore’de o adamla evlendi falan afdsggadsgfdagdsa ay çarpılcam özür tamam… Şaka maka Per’in yüzünde tiksinme ifadesi vardı. Çünkü adam sarımsak kokuyordu :D Gerçi ne sanıyorsunuz orda herkes öyle kokuyor. Hayır mesela o adam G-Dragon olsa o da kokacak yani adasaf
İndirim de indirim deyip durdu Per. Adam birazcık indi sonunda. Sonra siyaset falan konuştuk işte. Hayır, vallahi bu şaka değil ciddi olarak adam siyasete bağladı. O sorduktan sonra Türkiye’den geldiğimizi söyleyince “Orada güvende misiniz?” diye sordu. İçim acıdı valla ne diyim? “Elbette güvendeyiz sorun yok” diye cevap verdik bir de. “Olaylar oluyor dikkatli olun” dedi bize. Kendi ülkem için yabancı bir adam bana dikkatli olun diyor. Bakın bu acı dolu bir gerçektir. Söylenecek söz yok.
Alışverişimizi yapıp çıktık ama son muhabbet bizi etkilemişti. Bunun üzerine konuştuk bir süre.
Han nehrine gitmek üzere Yeouinaru 여의나루 durağında inip Hangdang parkı çıkışından çıktık. Burası Han nehrinin kıyısında kocaman bir parktı ve içinde tavuk-biracılar vardı. Hani onların meşhur ikilisi. Bir sürü insan tavuk bira alıp çimenlerin üzerine yayılmıştı. Ayrıca parkın içinde bir sürü çadır da vardı.
Biz de bir tane tavukçuya girdik girmesine de çok pahalıydı be… Yani çok lezzetliydi ama 17000 won ödedik. Tavuğun yanında turşu görünümlü bir şey verdiler. Beyaz lahanaydı sanırım. Tatlıydı ve çok lezzetliydi. Buyrun;
Karnımızı doyurduktan sonra nehri gezmek üzere yürümeye başladık.
Nehir havası deniz havası gibi geldi. Ev gibi hissetirdi. Nehir kenarında bir milyon küsür fotoğraf çekildik. Uzunca bir süre nehri ve karşı tarafları izledik. Kıyıda büyük tekneden restoranlar vardı ve çok iyi müzikler çalıyorlardı. Hep bildiğimiz güncel şarkılardı. Sonra parkın ilerisine doğru devam ettik.
Bu arada Han nehri canavarı da varmış. Gerçekten… Bu da resmi. Etrafında çok insan olunca pek yaklaşmadık biz de rahatsız etmemek için. Her gölün her nehrin bir efsanesi var arkadaş.
Daha da devam edince karşımıza çok güzel bir görüntü çıktı;
Eveeeettt gördüğünüz ağaçlar sakuralarrrrr. Ama yapay Sakura. Yani ağaç gerçek ama çiçekler bezden yapılmış. O kadar gerçekçiydi ki emin olmak için dokundum. Yapay ağaç yapmışlar. Kişşşke benim olsa diyerek milyonlarca fotoğraf çekildim. Ay düşünsenize evinizde böyle bir ağacın olduğunu. Kenardaki trabzanlarda yine nehri izlemeye daldık. Yine şarkılar devam ediyordu. Çok güzeldi ya of.
Taş merdivenlere oturup, döndüğümüzde bizi nelerin beklediğini konuştuk. İçimi bir hüzün kapladı. Aslına bakarsanız Kore’de olmakla alakalı değildi belki de. Huzurlu olmakla ilgiliydi bu. Nerede olduğun değil nasıl vakit geçirdiğinle ilgiliydi. Huzurlu olduğun herhangi bir ortama ait olabilirdiniz. Japonya’yı düşündüm. Tokyo’yu... Orada doğmamıştım ama oraya ait olmalıydım. 20 yıldır çektiğim özlemi gerçekleşirince ve beklediğimden daha fazla mutlu olunca abartmadığımı anlamış oldum ve gerçekten oraya ait olma isteğiyle doldum. Dünyaya ait olmadığımız halde… Biz Per ile düşünceler içinde boğulup bunları birbirimizle paylaşırken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık bile. Ama ikimizin üzerine de bir garip enerji çökmüştü. Hayatı sorgulamak… Neden bu kadar huzurluyduk ki? Bunu anlamaya çalışmanın bizi yorduğunu fark edince ve saat geç olunca kalkıp metroya doğru yürümeye başladık.
Yine CUBE (13 eylül
Salı)
Bugün Duygu’nun boş günüydü bu da birlikte takılacağımız
anlamına geliyordu. Çok eğlenecektik çoookk onu silah zoruyla CUBE cafe’ye
götürerek :D
Ama öncesinde bir kez daha Style Hub’a gittik birlikte.
Bigbang’in simülasyonlarıyla fotoğraf çekildikten sonra Per’i GD ile başbaşa
bırakarak Duygu ile biraz dolaştık :D Ordan çıktıktan sonra sonra yürüyerek Dongdeamun’a
gittik. Pazar yeri gibi bir Avm vardı. Orda teyzeler bizi Rus sandı :D Türküz
deyince de “Türkler bu kadar güzel mi?” diyerek gömdü :D
Taco’cuda yemek yedikten sonra elbetteki esas hedefimize
doğru hareket ettik. 20 Space’e. Duygu’ya kahve ısmarlayacaktık ama Duygu kahve içmeyi sevmiyordu asdgfdsgas Ama
noldu zorla içti. Kafe kalabalıktı ve kapıda siyah bir araba vardı. Hatta
birkaç kameraman geçti kapıdan falan. İşte kesin burda bizimkiler diye düşündük
tabi.
Bakınız bekleyen kızlar;
Ayrıca şirketin önü de kalabalıktı. Ellerinde hediye olan süslü
kızlarla doluydu. Tuvalete giderken fark ettik ki şirkete açılan bir arka kapı
var ama tabi ki kartlı giriş :( Oradan şirketin giriş kısmı görünmekle birlikte kat planı da vardı. Kat planına
göre 4.kat dans 6. Kat stüdyo odasıydı.
Bu arada Cafe’deki tek yabancılara biz değildik. 2 kişi daha
vardı yabanzııı :D Geyiğin dibine vurduk tabi beklerken çünkü neredeyse 2 buçuk
saatimizi orada geçirdik. Duygu bayılmak üzereydi :D “Şimdi Beast çıkarsa
napıyoruz kimle konuşuyoruz” planları yapıyoruz biz tabi. :D Ama noldu o kadar
bekledikten sonra artık umudumuz tükenince kalkalım dedik. Hayır, kızlar da
hala bekliyor. Bir de bazıları makyaj falan yapıyor. Ya bir kız çantasından
parmak düzleştirici çıkarıp saçını düzleştirdi ya gözümüzün önünde. Birinin
makyaj çantası masada açık öylece duruyor. Dışarıya çıkıyor arada içeriye
giriyor. Kimi bekliyonuz oğlum söylesenize diye bağırmamak için zor tuttum
kendimi.
Sonuç olarak dışarıya çıkıp bir bakalım şirkete doğru dedik.
Ne görelim hem 4. hem 6. Katın ışığı yanıyor. Eğer içerdeyseler ne zaman çıkacakları
konusunda hiçbir fikrimiz yoktu. Hayranlar geceye kadar bekleyebilirdi belki
ama biz bekleyemezdik. Kafamızda bir sürü soruyla binaya dışardan bir süre daha
bakındık. O an nasıl göremeyizin derdini çekerken ve şu kat planını kontrol
etmek için başımı telefona eğmeden hemen önce hemen karşıdan siyah giyimli biri
uzun iki çocuğun geldiğini fark ettim ama yine de telefona bakıyordum. Ayrıca yolun
tam ortasında duruyordum. Kızların arkamda gülüştüğünü ve adımı telaş içinde
uzatarak söylediklerini duyunca başımı tekrar kaldırıp çocuklara baktım.
Yine
bir anlam ifade etmemişti ama uzun çocuğun çocuğun “yolun ortasında suratımıza
bön bön bakan bu yabanzı napıyor” adlı bakışıyla karşılaştım. Başımı arkama doğru
çevirdiğimde bizim kızların onlara ol verdiğini hatta Duygu’nun adeta reverans
yaptığını görünce kimle göz göze geldiğimi anlamıştım. Ancak artık Pentagon’un
arkasından bakıyordum. Yani onca saat bekleyip tam çıktığımız sırada onlara
rastlamamız nasıl bir şeydi? Ne umduk kimi bulduk? Buna ne denir? Grubu
nerdeyse göre göre tamamladık. Ancak Cube’ün kapısına doğru baktığımda hemen
karşıda bir kaç hayranın hala beklediğini gördüm. Yani ya Pentagon’un diğer
üyeleri ya da Beast hala içerdeydi. İçerde olmalıdı. Ama gitmek zorundaydık.
Zaten Duygu’nun nerdeyse 3 saatini Beast beklemekle çalmıştık. :D
Ama sayemizde Pentagon gördü.
Hongdae’ye döndük hüzün içinde. Çünkü Beast’i görebilme
şansımız bitmişti.
Öncelikle Duygu’nun önerdiği çorbacıya girdik. Çok
lezzetliydi;
Hongdae normalde hafta içleri hafta sonu gibi canlı değildi.
Ama perşembe günü Chuseok bayramı olduğundan tüm hafta hareketli oalcaktı.
Gerçi çoğu yer kapalı olacaktı ama gençler eğlenmeye devam ediyordu ve sokaklar
sanatla doluydu.
Yani Hongdae oldukça aktifti. Çorbacıdan sonra yine sokaklarda
turlamaya başladık. Hash Swan’ı gördük :D Kalabalık arasından çıktı birden. Millet etrafında falan.
Busking alanı yine kaynıyordu. Kızlar da bir konu
hakkında konuluyor o sırada ben de arkadan dinlesek mi bir ses duyuyorum falan
diyorum ama beni duyan yok. Yürüyoruz. Club tarafına doğru gidiyoruz. Ama benim
aklım Busking tarafında hoş bir ses duydum ama neyse bir şeyler bizi çağırmış
club alanına doğru. Ki neticede öyle de oldu. Kim Ki Duk’a rastladık…
Öylece
yürürken önümüzde bir adam belirdi. Duygu ile Per Kim Ki-Duk değil mi ya ne
kadar benziyor diye konuçmaya başlayıca bir baktık hakkaten o çııktı. Ama
sürekli isminden bahsettiğimiz için bizi fark etti. Bir ara arkasına döndü.
Kimse tanımazken yabancıların tanımasına şok olmuştur. Yanında iki tane kız
vardı. Onlarla birlikte yürüyordu. Duygu ismini söylediğinde yanımızdan geçen
Kore’li bir çocuk bunu duydu ve adama dönüp baktı. Tanındığını anlayınca
yanındaki kıza eğilip bir şey söyleyerek yollarını değiştiridler. Yol
ayrımından bir anda sola döndüklerinde gözümle onu takip ediyordum. Kalabalık içinde
öyle bir kayboldu ki böyle bir kaybolmak yok :D Adam bildiğiniz resmen yok
oldu. Gözümün önünde ya! Nasıl olur? Hayret ettim vallahi. Birz yürüdük gittiği
tarafa falan ama yok yani. Ünlü kotamızı doldurduktan sonra evimize döndük. :)
Hologramla gelen
sürpriz (14 eylül Çarşamba)
Bugün Dongdeamun Culture &History parkta inip 13. çıkıştan
çıkarak ışıklardan karşıya geçtiğinizde karşınıza çıkan dışı beyaz kafes gibi
bina tam olarak Bingbang’in Hologram konserinin olduğu yer.
Biz de gerçeğine madem gidemedik hologramına gidelim diyerek
kişi başı 33000 won ödeyip akşam 8’e biletimizi aldık. O arada vakit geçirmek
için Namsan kulesine gitmek üzere binadan ayrıldık.
Namsan kulesine teleferikle çıkılıyordu. Gidiş dönüş
teleferik bileti almanız gerekiyordu. 8500 won değerinde bir bilet…
Şansızlıktan öldüğümüz için ve bayram arefesine denk geldiğimiz için deli bir
kalabalık vardı. Saatler sürdü teleferik sırası bekledik. Bir de her ülkeden
turistler vardı. Böyle bir değişikti. Eğer Kore’ye ilk defa gelip de şu manzara
ile karşılaşsanız ve o anları yaşasanız var ya kaçarak uzaklaşırdınız. İnsanlar
ne kadar saygısız ya. Kültür şoku oldu bizde. Neredeyse tamamı turist. Thai
dili konuştuklarını düşündük. Zaten onlara benziyorlardı. Hintliler de vardı.
Arap falan. Ay neyse ırkçılığa bağlayacağım birazdan o anı hatırlamak
istemiyorum. Çok kötüydü ama Hologram konserini düşünerek modumu yüksek tutmaya
çalıştım ama ben çalıştıkça arkamdaki kız sabrımı zorlayıp durdu. Bildiğin
bilinçli olarak itiyordu kız beni. Bir şey deyip olay çıkarmadım ya ona
şaşıyorum. Baya baya sabırlı bir insan olmuşum ben. Sonra sıra gelince bize
teleferiğe binebildik ama ne teleferik şok olursun. Otobüs gibi doldurdular içine
bizi. Tıkış tıkış… Sığdırmak için bir bastırmadıkları kaldı. Zar zor bindik
hiçbir yeri de göremedim zaten nefessiz bir şekilde çıktık kuleye. Lazım
değildi kulesi… Zaten gişede şok geçirdik çünkü çok kalabalık olduğundan 50 dakikadan
fazla beklememiz gerekiyormuş. Neyy dedik yok o kadar zamanımız yok Bigbang
konserine yani hologramına bilet almışız kule için kaçıracak değiliz diye kıza
bi çıkıştık :P Sonuç olarak yetişemeyiz diye gitmedik. Aslında güzel
görünüyordu o korkunç kalabalığı saymazsak. Issız bir zamanda gelinebilirdi.
Teleferikle geri döndük. bu kez o kadar tıkış tıkış olmadık. Rahat indik ve
video falan da çekebildim.
Bu arada Twosome vardı kulede. Bir kahvesini de içtik yani :)
Namsan'dan kaçarak uzaklaştıktan sonra...
Geriye dönüp hologram binasına girdiğimizde heyecanlıydık.
Sadece hologram için özel çekilmiş bir konsermiş. Bu yüzden merak içindeydik.
Ne izleyeceğiz acaba?
Sıraya girdik. :) Önümüzde iki tane teyze vardı :P
Konser salonunun kapısı...
Biletlerimizi kesip bizi içeri aldılar. Öncesinde görevliler bizi kabinlere
yönlendirdi. PSY’ın bedenine kafalarımızı oturtup fotoğraf çektiler. Sonra en öne
geçip oturduk. Biraz sonra sahnede yüzlerimiz belirdi. Bedenimiz PSY :D Çok
komikti. Ama çekim yasaktı. Hiçbir şey çekemedim kanıt yok bir şey yok. Sadece
hafızam, anılarım. :(
Neyse bir süre sonra BIGBANG çıktı. Bad boy ile… Gerçekten
iyiydi. Gerçek gibi. Tüylerim diken diken oldu. Gerçek konser nasıl hissettirir
acaba diye düşündüm. Duygu bilir -_- :D
Bad boy'dan sonra kendilerini tanıtmaya başladılar. Sonra GD
biranda dedi ki “ışıklar size vurduğunda ne kadar güzeller diye düşündüm.” Sonra
“Hadi En güzel kim seçelim” dediler. Bir anda ekrana çekildiğimiz fotoğraflar
dökülmeye başladı. Onların arasından seçmeye başladılar sırayla. Sahnenin yan
tarafında ışınlanıp resimlerin üzerine ellerini koyarak Daesung ve Seungri “havalı
bu” Taeyang “güzel” diyerek toplam 3 kişi seçtiler. Seçtikleri kişilerin
fotoğrafları sahnede oluştu.
TOP bir anda “Şurda seksi birisi var ben onu seçiyorum”
dedi. Ve pofff benim resmim oluştu. Ben şok ben wefad ben iptal. Kendimi orada
öylece görünce çok garip hissettim. Sadece Hologramdı farkındaydım ama çok
heyecanlanmıştım. Sonra bir anda sahnedeki bir kızın kafası yerine benim
fotoğrafı koydular.:D Hepsi benimle fotoğraf çekildi. O fotoğrafı aslında bize
verselerdi ne güzel olurdu. Ayrıca çekilmeden önce de Seungri “Bu insan mı?”
dedi :D Fotoğraf çekimindedn sonra Top birden “oo çok güzelsin” dedi. Lan durun
noluyoruz. Nasıl replikler vermişler size :D Bir anda sahnede bir gürültü
koptu. Üyeler telaşa kapıldı. Ortalık yıkılıyor. Hologram çökmeye başladı.
Leeennn inception. Hepsi rüyaymış meğer biz hiç Hologram konserine gitmemişiz
:D
Yok o kadar da değil elimizde ses kayıtları var hepsi gerçekti J Nolmuş yani görüntü
almak yasaksa biz de ses kaydederiz :D Neyse sahne böyle çöktü falan duvarlar
yıkıldı herkes kaçarken TOP ne yaptı dersiniz?
Benim kafamın takılı olduğu kıza
sarılarak onu kurtardı. Beni kurtarmış oldu sözde :D Bu olaydan sonra bir daha
normale dönemedim :P :D Yok yok öyle bir olay yaşadım ki hemen ertesi gün
Hologram uçtu gitti vallahi. Normale dönemediğim kısmı gerçek ama sebebi
hologram değil. Sonra görevli bir kız gelip elime bir kart verdi. Üstünde
çıkışta hediyenizi alın yazıyordu. Sonra fantastik baby ile konser devam etti. Tabi
benim hala kalbim boğazımda. Kalbi boğazında atmak neymiş yaşadım. Sonra Bigbang
konseri bitti ve G Dragon konseri başladı. Ama konserden önce GD ile ilgili bir
sürü video gösterildi. Şöyle başlıyordu video GD’nin kendi sesiyle; “Who I am?”Çok
vurucuydu çok ekileyiciydi. Sonra yazı şeklinde akmaya başladı. Hem İngilizce
hem Korece… "Benim adım Ji-Yong Kwon. İnsanlar bana G Dragon diyor. Beni
şarkıcı ve prodüktor olarak tanıyorlar. Ama bazen aslında gerçekte kim olduğumu
düşünüyorum " Çok etkilenmiştik. Baya duygulandık. Tüylerim diken diken
oldu. Per’in bir ara “Ağlayacağım galiba” dediğini duydum.
Sonrasında GD konseri başladı, esti, ve geçti… Ona da ayrı
bir fanservis olayı vermişlerdi. İzleyicilerden yine birini seçtiler. Bu defa
onun hologramını sahneye yansıttılar ve GD ona şarkı söyledi. Kız da ancak
utandı. Yav Hologram o azcık tadını çıkarsaydın. Yüzünü sakladı durdu.
Konser sonrası dışarıya çıkar çıkmaz görevli kapıda beni
işaret etti. Hediyem iki kişilik Hologram konseriymiş. Yuhhhhh ne diyosunnnnn
diyerek boynuna atlamayı isterdim ama yapmadım tabi ki de. İnsanca teşekkür
ederek kuğulll bi şekilde gişeye gidip hangi gün gidebileceğimizi konuştuk. Perşembe
kapalı olduklarından (bayram dolayısıyla) cuma günü yani son günümüz L(( de gitmek üzere
anlaştık. Ben biletimi Duygu’ya hediye etmek istedim. Diğeri zaten Per’indi.
Binadan hemen çıkmadık. O katta sadece konser yoktu. Mesela
bir alanda Bigbang üyelerinin el kalıpları vardı. Bir yerde Style Hub’dakine
benzer şekilde simülasyon kısmı vardı.
Diğer alanda bir sürü grubun çeşitli ürünleri vardı. Buyrun
buradan bakalım;
Eve döndüğümüzde Duygu’ya heyecan içinde tüm olanları
anlattık. Yemek falan yedik. Sokaklar yine cıvıl cıvıldı. Arefe günü ya.. :)
Sonra ne mi yaptık? Saat gece 2.30 gibi GD instagramda bir fotograf
paylaştı. Kızlar kesin “şirkette bu bak” diyerek kalkışa geçtiler. Asansörü
şirkettekine benzetmişler. Gitmeliydik. Bir fırsattı sonuçta :D 3 gibiydi
çıktık. 20 dakika kadar yürüdük. Gidene kadar aklımızdan neler geçiriyoruz.
Geyiğin dibine vurduk. Görürsek şöyle yaparız böyle yaparız diye. Şirketin
önüne geldiğimizde ortada bir ışık yandığını gördük. Ay kesin stüdyoda ve
çalışıyor diye düşündük. Ama eğer öyleyse sabaha kadar çalışır çıkmaz dedi
kızlar. Sabah olmasını da bekleyemezdik. Sonuç oalrak döndük. Dönüş yolunda da
yine geyiğin dibine vurduk tabi.
Sonrasında aslında YG’nin var olmadığını Harry
Potter’daki ihtiyaç odası gibi ihtiyaç halinde ortaya çıktığını anlatan bir
video çektik. Kore’de müziğe duyulan açlık sayesinde ortaya çıkan bir şirketmiş
ve aslında herkesin kafasında yaşıyormuş . YG aslında yok :D GD yalan :D Geyik
bitti evdeyiz. Saat 4. Yaptığımız şeyin adı çılgınlık mı fangörllük mü? Ayrıca
hangisi daha kötü? Biz karar veremedik. Ama tüm günü düşününce epey uzun ve
enteresandı.
Bundan daha fazla ne olabilir ki? Bugün Nirvana değil de neydi?
diye düşündüm. Ama benim için esas Nirvana daha gelmemişti meğer… Ahh ahh
başıma gelecekler…
Son 2 günü hayatımı sarsan o sadece 2 günü anlatmak üzere döneceğim.. Görüşmek üzere...
KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM
Hayatımda bir
milattır 15 eylül perşembe
Tabi ki önceki gece yaşananlardan
sonra zıpkın gibi uyanmayı bekleyemezdik. Kahvaltıyı da kaçırınca güne kötü başladım.
Tansiyonum biraz düşüktü. Ama bugün Gangnam’a gidecektik. Ayrıca bugün Chuseok
bayramıydı ve çoğu yer kapalıydı. Aslında biz bugünü bayramın ikinci günü
sanmış ve ilk gün Gangnam’da her yer kapalı olur diye ikinci gün gitmeye karar
vermiştik. Meğer yanlış planlamışız. Sonuç olarak bayramın birinci günü gitmiş
olduk.
[Hongik istasyonundan line 2 ile City
hall tarafına binip Wangsimni’de inip Apgujeong Rodeo için sarı hatta transfer
yaptık.]
İndiğimizde tabi ki önce bir şok
olduk çünkü in cin top oynuyordu. Her yer kapalıydı. İnsan bile yoktu sokaklarda neredeyse.
Bunlar da Per'in elinden Gangnam;
İnsan yok demiştim değil mi?
AOMG’nin kafesi Dudart’a gittik ama o da ne? Kapalıydı!!! Per yıkıldı. Bir de söyleniyoruz.
“Bayramın ikinci günü de kapatılır mı?” diye. Tabi o sıra bilmiyoruz birinci
günü olduğunu. “Neyse yarın tekrar geliriz bari, açılır heralde” diye karar
verdikten sonra So Ji Sub’un şirketine 51K’ya gidelim istedik ama yanlış
bölgedeymişiz. O zaman en azından kafesine gidelim dedik. Tekrar metroya binip turuncu
hatta geçtik. Apgujeong’da inmemiz gerekiyormuş.
[AOMG için; line 2 yeşil hatta
binerek Wassimi’de iniyorsunuz. Oradan Apgujeongrodeo’ya geçerek 5. çıkıştan
çıkıyor ileriye doğru biraz yürüdükten sonra ilk sağdan içeri giriyorsunuz.
Biraz ilerleyince karşıda görünüyor.]
Metroda ağır ırkçılığa uğradım.
Bir kadının yanında iki koltuk boşalınca Per oturmak için yeltendi. Ben de
kadınla onun arasına oturmaya calıştım ama kadın çantasını koltuktan çekmedi.
Hiç istifini bozmadı. Koltuğun ucuna zorla oturabildim. Karşı koltukta bir
adamla kadın bir çantaya, bir kadına, bir de bana bakıyordu. Kadın hala -oğlu
mu ne- kendinden baya genç biriyle konuşuyordu. Korktu heralde oğlunu elinden alırız
diye. Oğlu da bişey olsa tövbe yarabbim. Sinir. Resmen terbiyesizlik yaptı.
Sonra bir sonraki durakta yanımızdaki inince Per bir koltuk kaydı ben de onun
yerine geçip oturdum. O sırada Koreli bir adam gelp benim boşalttığım ve
kadının çantasının olduğu koltuğun önüne yaklaşınca kadın çantasını hemen
toplayarak ona yer açmasın mı? Ben şok. Karşıdaki kadın ve adam da hala ona
bakıyor. Fark ettiler durumu ve kınadılar onu muhtemelen. Neyse işte her yerde
var demek böyle insanımsılar.
Apgujeong’da indik inmesine de 51K orada değildi. Resmi web
adresinden falan baktık ama adresi pek çözemedik. Şirketi bulamayacağımıza
kanaat getirerek TwoSome Place’e gittik. Cafe sinemanın alt katında orta
büyüklükte bir yerdi. Oturmadık aslında bir bakıp çıktık. Öyle anlatıldığı gibi
So Ji Sub resimleri falan da göremedim açıkçası. Adres aynı ama Cafe biraz
değişik geldi. Daha önce Namsan kulesindeki TwoSome’da kahvesini içmiştik. Bu
arada Kore’nin pek çok yerinde şubeleri var. So Ji Sub tutmuş Kore’yi hey gidi
hey… Kahvesi çok lezzetli bu arada… Ayrıca Per’in dediğine göre Master’s Sun’da
kızın sürekli gidip hayaletle oturduğu kafe de burasıymış :)
Karşısından geçip çekmedim ya yanarım yanarım ona yanarım...
Duygu ile buluşmak üzere Hongdae’ye döndük. Çok acıkmıştık.
Kızlar KFC’den bense Moms touch diye bir yerden peynirli soğanlı tavuk aldım. Ay
ne kadar lezzetliydi yalnız. Yolunuz düşerse mutlaka deneyin derim. Hongik
üniversitesi ana giriş kapısının hemen yanında bir yerde. Yarım tavuk 5500 won
değerinde :) (Yani yarım tavuk parçaları pane ile kızartılıyor)
Hostelde yemek yedikten sonra üstümüze bir halsizlik çöktü
anlatamam. Birbirimizin gözünün içine bakıyoruz çıksak mı diye? Çıkmasak olmaz
şunun şurasında kaç günümüz kaldı? İkiiiiiii T.T
Ama çok da perişanız. Bittik, tükendik artık.. Bir yandan da
“busking alanında kimbilir neler vardır?” diyoruz. Sonuç olarak çıkmaya karar
verdik ve iyi ki de çıkmışız. İyi ki gitmişiz oraya diyorum. Ya o yorgunluğa
yenik düşseydik. Başımıza gelecek olanları ya hiç yaşamamış olsaydık. Ya böle
bir performansı hiç izleyemeseydim. Zaten haberin olmayacaktı diyebilirsiniz
ama öyle bir şey değil işte. Sanki o anı yaşamak için yaşandı her şey… O ana
gelebilmek için, o sesi duyabilmem için geçirdim onca şeyi… Hayatın
sürprizlerle dolu olduğunu biliriz ama yaşayınca bir başka hissederiz.
Tanımlayamayacağım bir duygu içine çekildim o akşam. Etkisi şuanda hala
sürüyor. Hatta artarak devam ediyor. Geçebilecek mi geçerse ne kadar sürecek emin
değilim.
DİKKAT!!! Bundan
sonrası yoğun duygusallık içerir… :P
Şimdi size Türkiye’ye dönmeme iki gün kala tatilim boyunca
başıma gelen en güzel -evet itiraf ediyorum Japonya’da yaşadığım anlardan bile
güzel- olayı anlatacağım. Anlamayabilir, abarttığımı düşünebilirsiniz. Okumama
hakkına da sahipsiniz. Ben sadece duygularımı paylaşıp onları ölümsüz yapmak
istiyorum. Çünkü yazarsanız unutulmaz olurlar… Tüm detaylarıyla yazarsanız işte
o zaman canlanır, ruh kazanırlar. Kelimeler anılara dönüşüp etrafımda uçuşuyor
şuanda. Kulaklarımda hala çınlıyor sesi. Çıktığı her notayı hatırlıyorum. En
ufak detayına kadar. Hiçbir şeyi bu kadar net hatırlamamıştım. Beynim benim
değilmiş gibi…
BAZI ANLAR VARDIR KELİMELERİN
TARİF EDEMEDİĞİ VE BAZI ANILAR VARDIR YAŞAYANIN DIŞINDAKİLERİN ANLAMASI
İMKANSIZ OLAN…
Son akşamları iyi değerlendirebilmek için Hongdae’nin yine
altını üstüne getiriyorduk. Her sokağına giriyor her yere ayak izimizi
bırakıyorduk. Biliyorsunuz Karaoke Kore’de epey meşhur bir etkinlik. 노래 방 (Nore Bang) adlı mekanlar var. Bazılarının dış kısmı
tamamen camdan oluşuyor ve içerisi görünüyor. Gidip denemeyi çok istedik
aslında gerçi Duygu daha önceden gitmişti. Hal böyle olunca etrafta boş Nore
bang aramaya başladık. O kadar talep var ki boş bulmak zordu. Bu da kaderin bir
cilvesiydi aslında. Eğer karaoke yapsaydık… Aman Allahım ya yapsaydık…
Korkunç!!! Asla yaşayamayacaktım o anları…
Biz tabi avare avare geziyoruz. Busking alanına girdik.
Yetenek avcısıyız ya dolaşıyoruz keşfetmek için :D
Ne yöne doğru gittiğimizi hatırlamıyorum ama busking
alanının girişine yakın taraftayken bir anda kulaklarıma ulaşan bir müzik
esintisiyle tüylerim diken diken oldu. Daha o dakikada o sesin büyüsüne
kapılmıştım. O an Disney filmindeymişim gibiydi her şey… Hani filmlerde olur ya karakter duyduğu sesle
büyülenir ve sesin sahibini yenilemez bir iştahla arar. Aynen öyle merak ettim
kim bu diye? Bu ses kimden geliyor olabilir? Bir sesi nasıl tarif edebilir ki
insan? Bir ses nasıl tanımlanır mesela? Belki yaşattığı hislerden
bahsedebilirim. Ancak bu hissiyata bile kelimelerim yetmez. Hani her şey
aslında tam olarak o noktada başlamıştı. Yüreğinden kopup gelen o büyülü sesi
kulağıma çarptığı anda sihirli bir değnek ile dokunmuşcasına sanki yıllardır
buz tutmuş kalbimi bir anda çatlatarak yeniden atmasına neden olmuştu. “Say
something I’m giving up on you…” kulaklarımdan çok ruhumu doldururken biraz
daha ileriye biraz daha derken kalabalığın arasından sesin sahibi görünmüştü.
Şok geçirmiş şekilde kızlarla birbirimize baktık. Böyle bir ses şuncacık
çocuktan mı çıkıyordu? Benim için bir mucizeydi deneyimlediğim. Karşıda öylece
oturmuş minik ayaklara sahip ufacık tefecik görünümlü sevimli yüzlü bir çocuk...
Şarkı söylediği esnada kendisinden geçerek siyah sık dalgalı saçlı başını ileri
geri sallayarak ritim tutması görülesiydi. Yuvarlak yüzüne büyük gelen gözlükleri…
Fotr şapkası... Sempatik tavırları… “E bu civcivvv” diyebildim. O andan sonra o
bizim için bir civcivdi. Ama sesi o mikrofonla bulustuğunda ortaya çıkan müzik
şöleni için dağarcığımda yeterli sözcük bulabileceğimi sanmıyorum. Şimdi size
durumu daha da derin betimlerdim ama utanıyorum. Tüm detaylarını hala daha en
ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum.
Sanırım en genel tabirle sahnesine aşık olduğum bir
performans izledim. Hala kulaklarımda yankılanıyor çünkü sesi. Hala her gün
büyük bir istekle çektiğim onlarca videoyu izliyor ve videolardan mp3 yaptığım
şarkılarını dinliyorum…
Neyse ana geri dönersek birkaç şarkı daha söyledikten sonra
birden “son şarkı” dedi. İçimdeki sızıyı anlatamam. Bu kadar mıydı mutluluğum? Sonra
yanındaki kıza tuvalete gidiyorum diyerek ayrıldı. Duygu’nun çevirisi sağolsun 😁
“Club alanlarına
doğru geçelim biraz dolaşalım da geri döner bakarız belki tekrar çıkar” diye
düşünerek oradan ayrıldık. Giderken bizden biraz ilerde yoldan karşıya
geçtiğini geçerken de şebeklik yaptığını fark ettim. Ayaklarını penguen gibi
sağa sola atarak karşıya geçti gitti. Manyak mıdır nedir? :D Acaba tekrar çıkar
mı diye düşünüyordum yürürken... O dakikadan sonra geçtiğimiz sokakların,
attığımız adımların farkında değildim. Büyülenmiştim işte… Olay bu kadar basit
ve aynı zamanda çok karmaşıktı. Herkesin başına gelebilirdi. Benim kabahatim
değildi ya! 40 dakika kadar oyalandık. Sonra geri dönmeye karar verdik. Ama
kalbim o an neredeydi nerde atıyordu hiçbir fikrim yoktu. Alana yaklaştığımızda
aynı büyülü sesi duymak dünyanın en güzel duygusunu yaşıyormuşum gibi
hissettirdi. Bu bilmediğim bir histi. İlk kez tanıştığım. Bildiğim tüm
duyguları unuttum. Bu bilmediklerimdendi. Koşar adımlarla ilerleyip önünde
durduk. Allahım! Rüya gibiydi. Bu kadar yetenekli insanların olduğu bu yeri nasıl
bırakırdı insan? Nasıl bırakabilirdi? Sonsuza dek bu şekilde yaşayabilirdim. Sonsuza
dek orada dikilip onu dinleyebilirdim. İnsanın başına hayatı boyunca böyle şeyler
çok nadir gelmez mi? Veya kaç kere gelir ki? Tokyo tower’daki grubun
performansı da beni inanılmaz etkilemiş, büyülemişti ki geri döndüğümüzde
videoları izliyordum açıp açıp ama bu çocuk onun bile üstüne çıkınca şok oldum.
Şasırdım transa geçtim. O an… Beynimde
sadece o an vardı. Ne söylüyorsa dinledim, hissettim ve yaşadım. Farkındalık
yaşadım. Normalde kaç defa bulunduğum anı yaşamışımdır ki… Hep bir sonraki
hamlesini düşünmez mi insan? Bir saniye veya dakika veya saat, gün, ay sonra
yapacaklarını planlamaz mı? İçinde bulunduğum anın tadını çıkarabildiğim,
içinde bulunduğum anı gerçekten hissettiğim bir an yakalamıştım hayatımın bu
diliminde… Bu farkındalık bana inanılmaz bir huzur getirmişti. O ana dek
yaşadığım tüm acılar, tüm gerçeklikler, tatile gelmeden önce yaşadığım zor
zamanlar, hayatıma dair tüm kaygılarım buharlaşıp uçmuştu. Ruhumdan sökülüp
uzaklaştıklarını ve hafiflediğimi hissettim. Bu çocuk sadece aracıydı.
Hayatımda böyle bir ana ihtiyacım varmış da o gönderilmiş gibiydi. Başkası bile
olabilirdi ama oydu. Hakkında hiçbir şey bilmediğim genç bir çocuk… Bu anı
kaybetmek istemiyordum. Bu yüzden her saniyesini kaydetmeliydim. Ama ne
şanssızım ki tatilin her günü yanımda taşıdığım kameram o an yanımda değildi.
İşe bak!!!... Telefonun hafızası aldığı kadar kaydetmek zorundaydım. Kızlar da
sağolsun tüm hafızalarını bana ayırdılar :D
Sadece performansı ile ilgili sayfalarca şey yazabilirim. Onca
insan arasında yalnızca ben mi böyle hissediyordum peki? Bazıları sadece yoldan
şöyle göz ucuyla bakıp geçiryordu. Aklım almıyordu. Nasıl etkilenmezlerdi?
Benim hissettiklerimin aynısını olmasa da benzerini hisseden var mıydı acaba? İnsanların
yüzüne baktığımda normal davranıyorlardı. Ben neden bu kadar fazla duyguyla
dolmuştum peki? Yüzümdeki o şaşkoloz ve kalple dolmuş ifadeyle öylece seyrediyordum.
Birisini bekliyordu. Çünkü başka bir çocuk gelip gitarını
onun yanına koyarak gitti. Bu da, arkadaşının gelmesini beklerken bize
performansını sergiliyordu. Şaheserdi benim için… Bu arada biz de hemen arka çaprazındaki
banka oturduk. Arkasından çekime başlamıştım :D Uzunca bir süre bizden bihaber çaldı.
Çünkü karşısındayken bizi fark etmişti ve ara sıra bakıyordu. Biz banka
oturunca gittik sanmış olabilir. Bir süre sonra sanki varlığımızı bir anda
hissetmiş gibi şarkının ortasında başını geriye doğru çevirdi. Tabi o öyle bir
anda dönünce ben de kısa süreli bir şaşkınlık içinde kaldım. Hatta bizi gördüğü
an sanki hiç beklemiyormuş bir ifadeye büründü ve bir de üstüne şarkının
sözlerini unuttu hahah!
Şuan 16 Eylül Kore saatiyle 14.09 ve ben bu satırları hala dünün
sarhoşuyken yazıyorum. Sonra başka bir şarkıda da dönüp bakarak söyledi. Kameraya
tam da!!! Çok mutluyum! Hiç tanımadığım daha önce hiç görmediğim daha adını
bile bilmediğim bu insan 2 saat içinde nasıl bu kadar tanıdık ve bildik bir
hale gelebilirdi. Fan servis yapıp durdu resmen. Sürekli kameraya dönüyordu.
Ama en güzeli de ne biliyor musunuz? Bu anların hepsini kaydetmiş olmam. Bir şarkı
daha sonra su içmek için duvara dönüp şişeyi alacağı sırada bize baktı yine.
Birden elini sallayarak “anyong” demesin mi? Sonra ne dedi biliosunuz musunuz? “Onı
nara saramiyeyo?” O.O Biz Toki deyince el salladı gülümsedi. Bir şey söyledi
ama o kısmı anlamadık. Sonrasında fanservise devam etti. Önüne geçip çektiğimde
bile kameraya bakışlar gönderdi. Sıpaaaaa!! Tabi ki sempatik tavırları ona daha
da ısınmamıza sebep oldu. Burası bir gerçek ama en büyük etki sesindeydi.
Sonrasında Jason Myraz’ın Lucky şarkısını söylemeye başladı.
Şarkının nakarat kısmında birden arkasını dönüp bakarak söylemesin mi? Ve bunu
benim kaydetmiş olmam. Ayrıca bu anı karşıdan başka birisinin daha kaydetmiş
olması. Sonradan tesadüfen görüyoruz bunu. Şarkı anında arkasına dönüyor
bekliyor bir saniye kadar çünkü o sırada ben telefona doğru bakıyorum. Onun
döndüğünü görüyorum telefonu biraz daha ona doğrultuyorum. Gülümsemişim bir de J O da gülümseyerek
söylüyor. Anaaa olaya gel! Len oğlum bak git!
Çalarken arada bir saatine bakıp yorumlarda bulundu. Diğer
beklediği çocuğa göndermeler falan. Biz de doğal olarak o gelince bu bitirecek
diye düşündük. Sonra bunun beklediği çocuk geldi. Gitarını hazırlamaya başladı.
Aralarında biraz konuşmalar falan geçti. Geç kaldığı için takıldı ona. Sonra
tabi kendi gitarını falan bıraktı. Ortadaki para çantasını kenara çekti falan.
Bitti diye tabi ben bitik ben yıkık… Sabaha kadarı bırak günler sürse orda
dinleyebilirdim o şekilde. Ben de para koymak istedim çantasına ama utandım
önce. Sonra amannn diyerek bir gazla arkadan dolaşıp önüne geçtim merdivenin
kenarında parasını saymaya başladığı anda ben de yanına yaklaşıp çantasına bir
miktar para koyup “You’re so good” dedim. Başını kaldırdı, gülümsedi ve elini
şapkasının kenarına doğru yaklaştırıp selam verip “Thank you” dedi. Sonra arka
planda Toygar Işıklı çalmaya başladı birden “Bu bir vedaaaa bir tebessüm yaz
güneşine……… Mağlubum…” Toygar bir dakika dram yaptırma bana diyerek müziği susturdum.
Biz de o sırada yürüyoruz ters istikamette. Çünkü bitti sanıyoruz L Derken birkaç adım
sonra diğer çocuk söylemeye başlamasın mı? Yine birbirimize baktık. “Ama bu da
çook iyyyiiii” dedi Duygu. Ona katılırken gözlerimden kalp fışkırdı etrafa :D
Duygu cümlesini bitirir bitirmez kurulmuş gibi bacaklarımız bizi geriye çevirdi.
Kendimizi bir anda onu da izlerken bulduk. Gerçekten o da çok yetenekliydi ama
bende diğeri kadar etki bırakmadığı da bir gerçekti. Yani çok iyi bir
performans dedim. Ama yazdığım, yazacak olduğum hisleri bana yaşatan o değildi L
Bizim ki hala merdivenin dibinde oturuyordu. Bize 4-5
basamaktan oluşan merdivenin başında dikildik. Yukardan izliyorduk. Kızlar
merdivenin hemen yanındaki alçak duvara oturdular. Ben ayakta duruyordum. Birden
dönüp kızlara “Bu ikisinin düet yaptığını düşünebiliyor musunuz? Düşünemedi!”
dedim. O an öyle istedim ki içten. Öyle hissederek söyledim ki. İkisini orada
izlersem kalbimin dayanamayacağını düşüdüm. Bak abarttığımı sandığınızı
biliyorum. Ama abartıyorsam bir daha Kore’ye gitmek nasip olmasın hahah aha da
büyük yemin ettim. Ben bu düşünceler içinde kıvranırken bizimki yerinden
doğruldu. Boşalttığı çantayı güzelce tekrar ortaya koydu. Anlamsızca onu
izliyordum. Ne yapıyordu? Hemen akabinde gitarını hazırlamaya başladı. Diğer
çocuk hala daha söylemeyi sürdürürken… Gözlerim heyecandan kocaman açılmış
halde kızlara döndüm. Gülüştük gülüşmesine de bu şaka olmalıydı. Kore’deyken
dua kapılarım epey açık olmalıydı.
DÜET YAPIYORLAR OĞLUUUMMM!
Daha ilk şarkıdan büyülenmiştim. Kızlar dalga geçiyordu
yandan. Fotoğrafımı bile çekmişler ben izlerken gizlice. Gözlerimden fışkıran
kalpler görünüyor resmen… Telefonum izin verdiği sürece çekim yapmaya devam
ediyordum. Eski video ve fotoğafları yedeklenmemiş olma ihtimaline karşın
saklıyordum ama yer açmak için hepsini sildiğime inanamıyorum. Shibuya
videolarını bile!!! Bu performans için 20 yıllık hayalimin içinde bulunduğu
videoları sildim ben ya!!! Düşünün ne hissettiğimi o an!!! Gerçi yedekleri
vardı tamam ama bilemezsiniz silinmiş bile olabilirdi.
Büyülü anlara dönecek olursak ben onları çarpılmış bir halde
izlerken kameraya bakmayı sürdürüyordu bizim civciv. Bu kez yerim çok güzeldi.
Tam üst karşısı… Direkt olarak başını hafif yana çevirdiğinide karşı kaşıyayız
eheh. Yalnız biraz önce fan servis aldığımızı düşünerek yanılmıştım çünkü esas
fanservis şimdi başlamıştı. Bir göz süzmeler bir poz kesmeler. Elimde bir
fancamler var akla zarar. Yarın öbür gün ünlü olduğunda ortaya çıkaracağım :D:D
Şaka bir yana bir sebepten ötürü videoları yükleyemeyeceğim. Üzgünüm…
Bu böyle sürüp gitse keşke diye düşündüm. Saat 12’yi çoktan
dönmüştü. Artık 16 Eylül içindeydik ve gitmemize bir gün kalmıştı. Son kalan
günlerimde bu yapılır mıydı arkadaş? Beni mahvettiniz! Ne şarkılar ne şarkılar söylediler.
Bruna Mars’lar (Just the way you are), Coldplay’ler (Yellow, Scientist),
Prince’ler (Purple Rain), Jason Myraz’lar (Beautiful Mess, Lucky), John
Mayer’ler (Gravity), Ed Sheeran’lar (Thinking Out Loud), Sam Smith’ler (Not the
only one), Michael Jackson’lar (Love never feel so good) hatırlayamadığım daha neler
neler! Korece’de söyledi birkaç tane. Kendi bestesini de söyledi ki o an onun
kendi şarkısı olduğunu bilmiyordum. Sonradan öğrendim. “봄 바람”
(Bombaram) Spring Breeze, Bahar Rüzgarı ismi… Repertuvarı inanılmaz iyiydi ve
İngilizce parçaları söylemede başarılıydı. Yalnız en Nirvana performansına
Purple Rain söylerken ulaştı. Öyle bir cover yapmıştı ki çarpıldım. Beynim
uyuştu. Aklım çıktı. Kim olduğumu unuttum bir an. Nerede olduğumu…
Her şey harika giderken bir anda oluşan sessizlikle sarsıldım.
Neler oluyor deyince Duygu "arkana bak anlarsın" dedi. Döndüğümde polis
arabasından inen polisleri fark ettim. Herkes -ben de dahil- aaaa diye bir ses.
11’den çıkardı. Saat gece 1’di sonra busking alanında çalmak yasaktı. Ama
seyirci gitmeyince çalmaya devam ettiler. Zaten geç saatlerde gizlice çıkmak
gibi huyu var bizim civcivin. Sonradan stalklayıp tanıdığım kadarıyla :D
Aslında ne kadar yorulduklarını fark ediyorduk. Ellerinin ve boğazlarının
acıdığını. Civciv bir ara kulağını tuttu. Kendi sesini duyamıyor gibi yaptı.
Bunu yaparken de göz ucuyla bakmasın mı? Bir de mimiklerini kullanmada usta
diyebilirim. yüzünü şekilden şekile sokuyor şebek. Ellerini falan açıp kapatıp
parmaklarını sallıyordu. Ay yavru ya nasıl üzüldüm. Kendi sesini duyamaz,
ellerini hissedemez oldu çocuğum. Çocuğum! :D
Belki de polisin gelmesi bir nebze sağlıkları açısından iyi
mi oldu ne? Bilmiyorum ama benim içim kan ağladı. Benim için pekiyi olmamıştı. Nerde
görcektim bir daha L
Biz aaa diye bağırınca bizi nasıl susturdu görseniz. Elini ağzına götürüp “şşşiii”
yaparak herşey yolunda imajı sergilemesi… Hemen toparlanmaya başlayınca millet
de dağılmaya başladı zaten. Peki biz ne yaptık bekledikkk!!! Bir daha böyle bir
fırsat bulamayız diye düşünerek konuşmak istedim. Birkaç kız bizim
civcivin-bizim!:D- etrafını sardı. Aralarında yabancılar da vardı. Diğer çocukta
birden “Ben de ingilizce biliyorum niye kimse benimle konuşmuyor” demesin mi?
Ama bunu İngilizce yerine Korece sordu :D Yerler onu. Duygu’da “İngilizce biliyor
musun?” diye Korece sordu. “Birazcık” dedi eliyle de vurgulayarak. “Belki de o
yüzden kimse konuşmuyordur” diye cevap verdi Per. Gülüştük. Sonra yanımıza
yaklaştı. Bu defa İngilizce olarak devam ettik. “Sosyal medya hesabınız var
mı?” diye sorduk. “Biz takım değiliz” dedi önce. “Ha o zaman iyi geceler” deyip
dağıldık. Ya sen ne diyosun tabiki “Sorun değil” dedik. Instagram id mi unuttum
dedi. Yazmak istedi IG’yi açtı Per. Telefondan yazdırdık. “Selfie çekelim mi?”
diye sorduk. Tamam deyince çektirdik. Sevimli çocuktu. Onun da adını küçük
koymuştuk. :D Çünkü bizim civcive abi diyordu. Ayrılmadan bize “Sizi Kore’ye
hangi rüzgar attı” dedi :D “Kore’ye sizi ne getirdi?” Sadece gezmek için dedim ben
o ara. Halbuki “For you” Daha doğrusu “For him” desene :D
Sonra konuşma sırası kime geldi? O.O Şuanda gözümün önünde
ona doğru yaklaşmamız ve bize doğru dönmesi…
Yakından acayip bir havası vardı. Ya da bana öyle geldi
bilmiyorum kızlara sorun :D.
“Sosyal medya hesabın var mı?” deyince o da biz takım
değiliz dedi. Yav anladık ver şu adresi artık diye söylendi iç sesim. O da
göstermek istedi. Hemen telefona davrandım. Per hemencecik açtı İnstagram’ı, büyük
bir soğukkanlılıkla arama sekmesine girdi uzattı ona doğru telefonu. Bildiğin
cooldu kız:D Peki ben? Bırak IG’yi bulmayı telefonun tuş kilidi nasıl açılıyor
onu bile unuttum. elefonun ışığı bir yanıyor bir sönüyordu. IG’nin simgesi
neydi? IG’ye nasıl girilir? Nasıl arama yapılır? Sosyal medya ne demek? Çocuğa
ne sorduğumu bile bilmiyordum o an!!! Çünkü o minnak çocuk yanına gittiğimizde
devleşti gözümde. Ben mi küçüldüm ya da. Minicik oldum. Cep boy. Neden ki?
Psikolojik olarak öyle hissettim. Hatta bir ara “Sen boy muu attın noldu?” diye
sordum. Sormadım tamam. Tamam uzun da değildi ama daha kısa durmasına rağmen
1.70 vardı. Çok tarzdı. Zaten ilk gördüğümüzde fark etmiştik bir tarzı olduğunu
:D Bir de cooldu yani daha fazla anlatamicam şimdi utandım durun. O sıra “Grubum
var” (I have a band) dedi. Bir dakika bekle şurda ölüp geleyim. Ses tonunu
böyle yakından duymak da çok değişikti. Çok etkileyici bir sesi vardı çocuğun
resmen ya! Manyak mısın oğlum? Utanır insan böyle ses olur mu? :D Neyse Per
vardı iyiki de yazdı çocuk telefondan. Ekledi. Sonra başka bir şey yazarak bu
da kendi hesabım dedi. Hesap gizliydi. Per’in telefonundan istek gönderdi. O.o Alllaaaammmm.
Kendine istek göderdiiiii.
Onunla da selfie çekilmek istedik ama istemez olaydık. Elimden
telefonu alarak kendisi çekti. Yılın en korkunç selfiesi ödülü alır. İğrenç
çıktık 😂 Komple yani o da dahil hatta biz ondan daha
güzel bile çıktık ahah Diğer çocukla olan fotoğrafı ben çekmiştim gayet de
başarılı ve hoştu. Ama bu neydi öyle hala bakamıyorum. Çarpılmış gibiyiz.
İbretlik foto. Sağdan ışık süzülür kameraya, Per eliyle engellemeye çalışırken
yüzü parlar, soldan başkalarının bacakları karışır. Karanlık, yüzümün yarısını
yamultmuş. Sanki yüzüm takma birazdan yere düşecek gibi. Kuran yakan kızlar. Kısmetse
demek. Hayır fotoğrafın güzel olup olmadığına da o an bakamıyorum çünkü telefon
kullanmayı unuttum :P Yok o da var ama sebep o değil. Çünkü telefonda gram yer
yok. Tek bir fotoğrafı açacak hafıza kalmamış. Neyi sileyim her şey o zaten.
Neyse bize o ara “Nerelisiniz?” diye sordu ama biz Turkey derken “Ah hatırladım”
dedi beden dilini de kullanarak. Böyle elini salladı öne doğru. Allah iyiliğinizi
hatırladım tabi dermişçesine.. Yerler seni eti puf dedim. Tam ayrılırken Per “You’re
so good” dedi “I know” demesin mi bıcırık. O an geri dönüp sen bi havalara
girdin ne oldunuz siz ne oldunuz hemen diye bağırmaya başladım. :P Sulanmayalım…
Geçip kenardaki duvarda oturduk. Bir türlü gidemiyoruz.
Gidemiyorum daha doğrusu. Kimsenin gitmesine de izin vermiyorum. :D Neden mi? Çünkü
yetmedi bana. Yine duymak istiyorum. Bir süre sonra kalkmak zorunda kaldık. Döndüğümüzde
uyuyabileceğimden emin degildim ki öyle de oldu. Ayrıca yaşamsal faaliyetlerimi
nasıl yerine getirdiğimi de unutmuştum. Ruhsuz bir beden gibi ama canlı oalrak
dolaşır olmuştum. Kulağımda kulaklık elimde videosu sabaha kadar izledim
defalarca defalarca… Sabah bir hüzün kapladı içimi çünkü son günümüzdü. 16
Eylüldü. Sabah Gangnam’a gidecek Dudart’ın cafe’sinde oturacaktık. Sonra da
Duygu ile buluşup kazandığım hediye biletlerle Hologram konsere gidecektik.
Yani Per ve Duygu girecekti.
16 eyl Cuma Son gece
Nirvana!!!
Başınızı çok şişirdim son gece de bir sonraki sefere kalsın...
Son gece son mutluluğum!!!
Görüşmek üzere...
KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM
16 eyl Cuma Son gece Nirvana!!!
ühüüüüüüüüüüüü
KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM
16 eyl Cuma Son gece Nirvana!!!
Öglen gibi Per ile AOMG’nin Apgujeong’daki cafesine gitmek üzere
yola koyulduk. Atmosferi çok hoştu. Bir kahve içip, tatlı yiyip bir süre
oturduktan sonra ayrıldık. Son günümüz olduğu için epey karamsar bir muhabbetimiz
oldu aslında. Geriye nasıl dönecektik. Her şey bizi o kadar etkilemişti ki… En
önemlisi güvenlik… Rahatlık… Kafeden
ayrıldıktan sonra tam karşıdaki başka bir kafenin önünde tek başına oturmuş bir
genç vardı. Kapıdan çıktığımızda bir anlığına bize doğru baktığını fark ettim.
Zaten etrafta kimse yoktu. Yoldan geçenler sadece bizdik. Per çocuğun önünden
geçtikten sonra heyecanla “Shineeee Onew” dedi. Sonra emin olmak için geri
dönüp tekrar geçelim diye düşündük. Geçtik de… Per o olduğunu onayladı. Bacağı
sarılıydı ve sandalyeye uzatmıştı. Yanına bir adam gelmişti. Per hemen
twitter’dan sorguladı :D Gerçekten de bacağı sakatlanmış. Bir ünlü daha gördük
yihu diyerek ayrıldık :P :D Per’e “Neden konuşmadın?” diye sorduğumda “Rahatsız
etmek istemedim. Belki de insanlardan kaçmış burada oturuyordur” dedi. Aslında
düşününce mantıklıydı ama onca yol gelmişiz bi anyong diyeydik bari…
Oradan Gangnam Kpop Star Road’da yürüyerek idol ayıların
fotoğraflarını çektik. @aloneesa Suju’yu da senin için çektim J :*
Sonra Duygu ile buluşacağımız Dongaemun history and culture
parka geçtik. Hologram konserinin olduğu Lotte fit’in önünde buluşarak 9. kata
çıktık. Onlar konsere girerken ben de arkada bir masaya tüneyerek civcivin
videolarını açtım. Konser boyunca izledim durdum :D Bu da konser nolmuş J O sıra yanımdan YG
ayısı geçti. Buyrun;
Hologram konseriyle ilgili SPOILER veriyorum şimdi dikkat;
Bu YG ayısı konser sırasında bir ara içeriye giriyor ön
sıralara yakın dolaşıyor. Size dokunuyor, vuruyor, şakalaşıyor falan. Hatta
bize de dokunmuştu gelip. Sonra sahneye çıkıyor. İçinden bir anda GD çıkıyor
ama o kısım hologram :D SPOILER bitti.
Duygu ve Per’in fotoğrafları da (Hani konser girişinde
fotoğraflarımız çekiliyordu ya önceki bölümde bahsetmiştim) GD nin eski
sevgilileri kısmında çıkmış :D Bu da bişeydir diyerek konser sonrası oradan
ayrıldık.
Hongdae’ye döndük. Neden? Çünkü bugün epey kalabalıktı ve
civciv belki de tekrar çıkabilirdi kim bilir? Tüm gün içten içe bu akşam
çıkması için dua ettiğime inananır mısınız? O sesi tekrar duymak istediğime...
O performansı tekrar izlemek istediğime... Adeta bir fangörldüm. Çorbacıda :) yemek yedikten sonra busking alanına geçiş yaptık. Yalnız o tadı asla
unutamayacağım galiba :(
İnanılmaz bir kalabalık vardı. Bir gitarcı çocuk döktürüyordu.
Deli bir kalabalık sarmıştı etrafını. Kendisi de delinin tekiydi zaten. Çılgın
gibi çalıyor millete bulaşıyordu.
Diğer taraftan rap yapan ve dans eden gençler vardı. Bir
duvarın kenarına oturup dinledik. Ama itiraf edeyim o an tek düşündüğüm ve
kulaklarımda çalan tek şey bizimkinin sesiydi. Saat 23.30 olmuştu. Çıkmamıştı. Hostele
geri döndük. İçim kan ağlayarak… Son gecemize bak! diye yakınıyordum. Böyle mi
bitecekti? O boşluğa düşmüştüm bir kere… Nasıl kurtulacaktım? En azından bir
kez daha dinleyebilseydim. Diğer taraftan valizimizi hazırlamamız gerekiyordu. Çünkü
sabah uçağımız vardı ve erken kalkmamız gerekiyordu. Bir süre Duygu ile salonda
oturduk. Duygu ile çıkarlar çıkmazlar muhakemesini yapmıştık o kadar ama
çıkmamışlardı işte… Yine de bir garip hissediyordum. Sanki bişeyler bitmemiş
gibi... Ama bitmisti işte... Duygu ben yürüyüşe çıkarım deyince “Nereye gideceksin?”
diye sordum. “Dolaşırım öyle” dedi. “Bir şekilde ağzımı açıp ben de geleyim”
demedim işte. Belki yalnız kalmak istiyordur diye düşündüm. Ay ne düşünüyosun
git afdsfadsaf Yani o cümle ağzımdan çıkmadı bir türlü. Sonradan söylediğine
göre meğer Duygu’da benden geleyim dememi beklemiş. Kaderden öteye
gecemezsiniz!!! Sonra ben odaya geçip arka planda civcivin videolarını açarak
valizimi hazırlamaya başladım. Her şarkı hançer gibiydi. Size bana yaşattığı
hissiyatı tarif etmek ne kadar zormuş bea. Daha önce Rado’nun sesini duyduğumda
bu şekilde hissetmiştim. Ama bu Rado’yu da geçti. Sesini beğendiğim hatta
bayıldığım çok insan oldu ama bir şekilde Rado bana daha farklı bir şeyler
hissettirmişti tıpkı bu civcivde olduğu gibi ama daha ötesi!!! Müzik öyle
mucizevi birşey ki birden kalbinize ulaşıyor ve tüm ruhunuzu esir alıyor. İsteseniz
de geri dönüşü olmuyor artık! Ona çekiliyorsunuz... İnsan böyle anıları
biriktirmek için yaşıyor işte. Bu müziğin büyüsü değil de ne? Mesela bu gece için
yazılan kaderim ben daha bebekken daha uzakdoğudan ve hatta müzikten haberim
bile yokken yazılmış mıydı? Gittiğim bambaşka ve oldukça uzak bu ülkede bu
şekikde bir deneyim yaşayacağımı kim bilebilirdi. Bir zamanlar bir dizi vardı Aşkın
peşinde. Jade vardı esas kız izleyenler bilir. Lucas daha önce hiç tanımadığı
ve görmediği Jade’nin dansından öylesine etkilenmişti ki sonsuza dek onunla
kalmak istemişti. Oradan ayrıldığında bile Jade hiç aklından çıkmamıştı. Onu
görme isteğiyle hep ona çekiliyordu. Ben de sonsuz süre boyunca dinleyebilirdim
onu ama o sonsuza dek söyleyemezdi muhtemelen :D
Neyse geceye geri dönecek olursam en son valiz toparlıyordum
ne oldu o ara? Derken telefon titremeye başladı. Per “Duygu arıyor whatsapptan”
deyince önce bir şaşırdım. Açtığımda ses kesildi. Sonra bir baktım msj atmış
bir sürü. Merakla baktığımda bir de ne göreyim?.
"Civciv burda… Küçük olan şarkı söylüyor civciv onu
seyrediyor.” kelimeler telefondan kopup yüzüme çarpıp duvarlara sıçradı.
C,K,V,S,O her bir harf paramparça oldu odanın içinde yüzmeye başladı. Kaderin
işine bakar mısınız? Ya da tesadüf müydü? Çok istediğim için mi olmuştu? Aklıma
ilk gelen soruyu sordum “Gitari falan yanında mı?”. ”Yok” dedi Duygu. Sonra o
sihirli soruları sordu. “Geliyor musun? Bekleyeyim mi?” Bunda düşünülecek bir
saniye bile yoktu. Hayatımdaki pek çok şey için düşünebilirdim ama o an sorunun
cevabı açık ve net bir şekilde ortadaydı. Son gecemde sesini bir kez daha duyabilme
ihtimalim varsa ne valiz hazırlamak ne de uyumak zorundaydım. Bunun için
günlerce uyumadan kalabilirdim bayılıp düşene dek… Uyku her zaman bulabileceğim
bir şeydi ama o anı bir daha nasıl bulabilirdim ki? Ayrıca diğer çocuğu
dinlemek de çok hoştu. :P Pijamalarımı giymiş makyajımı çıkarmıştım. Öğrenemediğim
şey "Hongdae’de her zaman hazırlıklı olmalısın!"dı. 😂
Makyaj işime yaramayacaktı, kulaklarım yeterliydi. Sadece üzerime sokakta giyebileceğim
kıyafetimi geçirip dışarıya koştum. Yağmur yağıyordu. Hızlı adımlarla yürüyordum.
Biraz koşuyor sonra duraksıyor sonra tekrar hızlı adımlarla yürüyordum. Aklım
uçmuş gibiydi. Düşündükçe yaptığım şeyi idrak ediyor tekrar düşünüyordum. Saat
gece 01.00’ e geliyor. Film sahnesi gibi… Ne yapıyorum? Ben… Ne tam olarak
yapıyorum?...
***
Ne yapıyorum? Sonradan pişman olacak mıyım? Tüm gün hayal
edip gerçek olmasına ne demeli? Bir şeyler vardı hissettiğim. Garip bir şeyler.
Bu muydu? Şarkı söyler miydi? O performansı tekrar görür müydüm? Görürsem
kalbim dayanmaz diyordum. Dayanmaz mıydı? Peki, nasıl bırakıp giderdim? Son
gecemdi! Son gecem miydi? Neden bu kadar heyecanlıydım? Neden beni bu kadar
kendisine çekmişti? Neden şuan ona doğru koşuyordum? Daha önce tanımadığım, hiç
bilmediğim, hiç duymadığım bu sese doğru neden özlem ve mutluluk içinde
koşuyordum??? İlham olmuştu bana sanki onu görmek… Onu gördükten sonra bana
düşündürdükleri enteresandı. Eğer yaşım daha genç olsaydı hayatıma müzikle
devam ederdim. Zamanında yapamadığım, yaptırılmayan seçimi yapardım. Çünkü o
minnak haliyle adeta bir ilham perisiydi. Hala abarttığımı düşündüğünüzü biliyorum. Ama
bu böyle bir hissi yaşamadan anlayabileceğiniz birşey değil sanırım. Tüm bu düşünceler
içinde koşar adımlarla busking alanına yaklaştığımda tam alana girişte bana el
sallayan Duygu’yu gördüm. Çiçekliğin kenarında oturuyordu.
İşte tam olarak şurda;
Yanına gidip oturduğumda hemen karşıda Küçük’ün çaldığını
fark ettim. Duygu "Civciv arkadaşları ile ileri doğru gitti"deyince
bana bir haller oldu. Ne demek gitti T.T Yine kafamda bin soru... Beklemeli
miyim? Bir yanım elbette bekle bu gece söyleyecek bu gece duyacaksın onu
derken. Diğer yanım şu saçmalayan iç sesini unut diyordu. Ben de öylece arada
kalmış karar vermeye çalışıyordum. Yağmur da biraz hızlanmıştı. Çaresizce
bakınıyordum gittiği yöne doğru. “Yürüyelim biraz” diyen Duygu’nun önerisiyle busking
alanı tarafına doğru yürümeye başladık. İleri doğru gidip bir yerlerde oturduk.
Sonra Saat 2’ye gelirken önce bir hostele uğrayalım diyerek geri döndük. Busking alanının girişine doğru geri yürümeye
başladık.
Girişin başındaki turist infonun oraya yaklaşınca bir
hareketlenme fark ettim. Her şey film sahnesi gibiydi. Olacakları
biliyormuşsunuz ama size birileri unutturmuş gibi. Sanki senaryoyu daha önceden
okumuşsunuz o an aklınıza gelmiş yapmanız gerekenleri yapıyorsunuz ve olması
gerekenler oluyormuş gibi. Ama aslında
hepsi tesadüf eseriymiş gibi davranıyorsunuz… Oradaki mevcudiyetine dikkat
kesilince, sırtında gitarı ile onu orada gördüğümde önceki gece hissettiğim tüm
o hissiyat bir rüzgar olup gelip yüzüme çarptı. "Çalacak" aklımdan geçen
tek kelime buydu. “Duyguuuu burada gitarı sırtında” daha başka ne söyledim
hatırlamıyorum. Saçmalamış olabilirim. İyice yaklaşmıştık. Sanki hayatımın yarısı
o sokaklarda geçmiş gibiydi. Daha da ilginci hayatımın büyük çoğunluğu onu
aramakla geçmiş gibiydi. Ne kadar saçma değil mi? Ama oldu işte… O ana gelebilmek için çok fazla uğraşmış
gibi… Önceden yaşadığım hayat o an o
kadar uzaktı ki benden… Sadece o an vardı… Yine farkındalık yaşıyordum. Anı
hissetmek!!!... Anın içinde kaybolmak… Bir dakika öncesi veya sonrasına değil o
ana kilitlenmek… Yaklaştıkça nereye bakacağımı şaşırdım. Ne ona bakabiliyorum
ne önüme ne ileri… Sahi oradan tam olarak nasıl geçtim acaba? O anı kaydetmiş
olsalarmış keşke izlerdim şimdi. Nasıl göründüğümü merak ediyorum. O duyguların
bedenime nasıl yansıdığını görmeyi isterdim. Duygu ile tam önlerinden geçerken ‘küçük’
iki elini iki yana açmış şekilde turist infonun üstü kapalı alanından bize
doğru yürüyünce “Napıyo bu” diye şok olmuş ve biraz korkmuş ifadeyle yüzüne
doğru baktım. Hayır, öyle bir çıktı ki oradan tam da biz geçerken ve o kadar
yakındı ki bize bir an olayı çözemedim şaşırdım. Çok yakındı!!! Düşünsenize
sağdan iki elini açmış bir çocuk üzerinize doğru yürüyo :D Resmen yüz yüze
geldik. O da şaşkoloz ifadesiyle baktı ve eliyle yağmurun yağıp yağmadığını
kontrol etti. Yaptığı şey buymuş. :D:D Hatırlayıp hatırlamadığını anlamadım. Ama
bir süre bize afallamış bir ifadeyle bakakaldı. Şaşırması gereken kimdi
anlayamadım :D Sonuçta bir gece önce ufak bir sohbet etmiştik ama bilinmez. Yav
o değil de o sırada göz ucuyla bile dönüp civcive bakmadım. BAKAMADIM! Bizi
fark etti mi etmedi mi haberim dahi yok. Tanır belki diye utandım bakmaya… Onu takip ediyor gibi olmamak için. Lannn zaten
resmen takip ediyosun manyak. Gecenin bir vakti elalemin civcivi uğruna
yaptığına bak!!! Bilse ne olur bilmese nolur gerçeği mi değiştirecek!!!
Hızla oradan uzaklaşıp hostele döndük. Amaç?
Amaç; Fotoğraf makinemi hazırladım, bir adet şemsiye ve taşınır
şarj cihazımı da aldım 😁 tüm hazırlıklar
tamamlandıktan sonra çıkıp hızlı adımlarla büyük bir heyecan ve merak içinde o
yöne doğru yürümeye başladık. Yani ben bu Duygular içindeydim de Duygu hangi
duygular içindeydi bilmiyorum :D
Alana yaklaşınca parıltılarla yaklaşan sesini gördüm, duydum,
hissettim tüm benliğimle... Oydu. O sesti. Beni bu dünyadan götüren… Saf
huzurla dolu bir an içine sürükleyen… Fantastik bir yolculuğa çıkaran… Sevinçle
Duygu’ya döndüm. “Bu O!!! Çalıyooooorrrrrr” diye bağırdım. Ulan Mai düştüğün
hale bak! Acaba ‘o an’ Duygu’nun gözünden nasıl görünüyordu? Bunu hiç
konuşmadık bak :D :D
Hızlanmalıydık. Bir dakikanın bile benim için önemi vardı.
Çünkü bir daha hayatım boyunca onu canlı olarak dinleyemeyecektim büyük
ihtimalle. Her ne kadar içimde tekrar izleyebilme umudu taşısam da…
O ses o tını... Mıknatıs gibiydi. Başka çarem yoktu. Ona
doğru çekildim, çekildim, çekildim ve sonunda karşımdaydı. Yağmur hala
yağıyordu. İnsanlar birşeylerin altına saklanmış, izliyordu. Yüzlerine baktım.
Kimsede o bakış yoktu. O büyülenmiş ifade... Zaman durmuştu oysa sadece
performans ve ben vardık. Hayır, abartmıyordum işte bana hissettirilen buydu
tam olarak... Şimdi aramızda saat farkı olması bile nasıl canımı yakıyordu. Hiç
dinlememeliydim belki de! Tüm gün o an için ne kadar beklemiştim. Ne kadar çok
hayalini kurmuştum. İşte orada tam karşımdaydı. Ve görmüştü işte... Tanımıştı
belki hiçbir fikrim yoktu. Önemli değildi. Dün olduğu kadar neşeli görünmüyordu,
efkarlanmış gibiydi. Küçüğün söyleme sırasıyken bir sigara yaktı. Kendi sırası
geldiğinde sigarasından kısa ama güçlü bir nefes çekip gitarının telinin
kenarına sıkıştırrarak sesini serbest bıraktı. Sigaradan ölesiye nefret eden
ben, kimseye yakıştırmayan ben, insanların içmesine tahammül dahi edemeyen ben onu
hayranlıkla izledim. Mai sen bittin!
Yağmur bir artıyor bir azalıyordu. Kesinlikle yağmur onu
duyuyor olmalıydı. Yoksa böyle ritim tutmazdı gökyüzü… Gökten düşen damlalara
karışan sesi üzerimize yağıyordu. Islanıyordum. Sesiyle ıslanıyordum. İçimden
geçirdiğim tek bir cümle vardı defalarca kurduğum... "Allahım bitmesin bu an" herşey o kadar
güzeldi ki. Yine döktürdüler. Yine mest oldum. Derken birden yine Purple Rain
çalmasınlar mı? O efkarlı görünen haliyle bir yanık söyledi sormayın gitsin.
Yağmur o an gerçekten mordu. İnanmıyorsunuz tabi ama mordu işte. Sesi mor
yağmura katılarak siyah geceye karışıyor ve samanyolu gibi etrafımı sarıyordu. Hatta
onun etrafında tüm bedenini saran bir halka oluştu. Parladıkça parlayan bir
ışık… “Heavenly Light”… (bkz. Heavenly light by LP)
Saat 3’ü geçmişti. Sabah 8.30 da Hongdae’den yola çıkacaktık.
Keşke sabah olmasaydı o gece… Bir kez olsun sabah olmasa
olmaz mıydı sanki?
Ben o anın büyüsü sonsuza dek sürecek sanırken söyledikleri şarkıyı
bir anda kestiler ve civciv “Thank you have a nice night” dedi. O sırada
yalnızdım. Duygu kısacık bir süreliğine yanımda değildi. Birden öylece kaldım
hüzünlü… Ne yapacağımı bilemedim. Yanımda iki tane kız vardı. Çaresizce onlara
baktım. Bir tanesi şaşkın ifadeyle bana baktı. Ben ağlamaklı tabi… Yaaaa
diyorum. Neden? Ne diyo bu kız demiştir kesin. Çünkü yine lanet olası federaller
gelmişti. Mutluluğuma balta vuran polis! Kore polisine uyuzum o dakikadan
beridir. Geldiği an çocukların yanına gitti. Aman koşun sakın çaldırırsınız.
Ama club alanı sabbaha kedar dens… Çok lazım ya güm güm müzik orda da var.
Dünyanın her yerinde saçmalık var arkadaş. Değişmeyen tek şey bu saçmalıklar,
anlamsızlıklar. Hayır, orası rahatsız etmiyor kimseyi de bu çocuklar mı ediyor?
Dua edin böyle yetenekli birileri yaşıyor ülkenizde. Neyse kime diyorum? L Bizim civciv minnağı
hemen gitarındaki soketi çekti ama sanki kalbimin pili vardı da onu çekip
çıkardı benden gibi hissettim o an. Bir anlık boşluk... Küçük de mikrofonu sökmeye
başladı. Öylece izliyordum dikilmiş. Millet dağılmaya başlamıştı. Ama ben hala
öylece ona kenetlenmiş duruyordum. Gitarını toplayışının bile her ayrıntısını
hatırladığıma inanamıyorum. Mai sen bittin!
Hayır, her an polisin ayaklarına kapanıp “Onu alma Polis bey
beni al noluuurrr” dicekmişim gibi. Onlar toplayana dek polis başlarından
gitmedi. -_- O sıralarda Duygu göründü. Yanıma geldi. Polis de uzaklaşmıştı.
Ben de aklımdan neler geçiriyorum. Tekrar yanına gidip konuşma planları
yapıyorum kafamın içinde o an. Birden ellerini ceplerine sokmuş, gözlerini bize
doğru dikmiş öylece durduğunu fark ettim. Ne ara o pozisyona geçmişti Alllah
aşkına? Az önce gitarı çantasına koymuyor muydu bu? Duygu gelince bir anlığına
başımı çevirmiştim ve sonra tekrar baktığımda öylece dikilmiş bize bakıyordu. Ne
kadardır bakıyordu? Anlamadığım bir zaman dilimi yaşandı. Tabi onu öyle
bakarken görünce çekindim ben, artık bakamadım bile… Hemen önüme dönüp yandaki
banka doğru hızla yürümeye başladım. Şurada bir soluklanayım dedim hatta. Çünkü
bacaklarım beni taşıyamayacak gibi olmuştu bir an için. Epey gerilmiştim.
Onunla konuşmayı planlarken birden onu o pozisyonda görmeyi ummuyordum. Ama Duygu
dediğimi duymamış ve benim banka oturmaya gittiğimi anlamamıştı. İşte olan
olmuştu. Civciv bize o ara yani banka doğru ben önden önden yürürken iki elini
yukarı doğru kaldırarak teşekkür etmiş. Ne ne nenenennenene? Ben neden duymadım
anlamıyorum. Kulaklarım neden mühürlendi o an?
İki gündür sadece onun sesine açık olan bu kulaklar ondan
gelen teşekküre nasıl sağır kalabilirdi???
Duygu’da el sallayarak gülmüş. Olaylara gel. Benim bir
yerden haberim yok. Önden önden gidiyorum.
Ruhumu falan mı teslim ettim o an? Oysa tek amacım yakınlarda oturup ona
ne kadar iyi olduğunu söylemekti. Son gecemdi ama unutmayacağım performansını
falan demekti… L Oysa
O gittiğimizi düşünüp bize teşekkür etmiş. Ama ben görmediğim içn öküz gibi
önünden geçmişim. Ya bize teşekkür etmiş görüyo musun? Korkunç bir son!!! Her şey
ne kadar güzel giderken olaya gel. Benim teşekkür etmem gerekirken o bize etmiş
ben de bakmamışım… Hayatımın en güzel günlerinden biri en kabus günlerinden
birine böyle dönüşmüş oldu işte… Sonra oturamadık zaten orda. Ben oturmaya
çalışırken Duygu “Artık kalamayız gel durma” diyerek beni kolumdan çekince
aklım düştü orda. Zaten o gün bugündür aklım o turist infoun orda. Bir ara
gidip almam lazım. Sonuç olarak her zaman da dilekler gerçekleşmiyormuş. Hiçbir
şey söylemeden doğru düzgün veda edemeden ayrıldım oradan.
Ama ne var biliyor musunuz ruhumdan bir parçayı oraya bıraktım.
Ve şimdi o parça bana dönmek için yalvarıyor. Ya da ben ona dönmek için emin
değilim. Tekrardan bir araya gelmesi için ruhumun, onu görmeli, hissetmeli,
yaşamalıyım. Her şey bir tarafa ben hiç tanımadığım bu çocuğun sesine açık ve
net bir şekilde aşık olmuştum sanırım. Duygu ile biraz yürüyerek durum kritiği
yapıp ettiğim öküzlüğü unutmaya çalışsam da işe yaramadı. Düşündükçe büyüdü. Büyüdükçe
beni boğmaya başladı. Yağmur da arttıkça artıyor bir türlü durmuyordu. Hala
sesini üzerimde hissetmeme neden oluyor aklıma final sahnesini getiriyor ve
acıya boğuyordu. Sonunun böyle olacağını tahmin etmemiştim. Bunu
planlamamıştım. Sanki bu senaryoda yoktu da gizlice eklenmişti o an oraya. Bir gülümseseydim
bari. Bir teşekkür etseydim. Hissettiklerimi bilseydi biraz. Ne fark ederdi ki?
Ne fark edecekti ki gerçi? Diğer taraftan bizi hatırlamış olması hoştu. Yine tüm
videoalarda göz teması vardı mesela.
Eve geri döneceğim son haftada dinlediğim bir performansın
hayatı sorgulamama sebep oluşu... Bir insanın olması gerektiği yerde oluşunu
canlı olarak görmek bana neler hissettirdi neler. Kendi seçimlerimi sorguladım
durdum. Hayatımda gördüğüm en görkemli ilham perisiydi…
Hostele döndüğümüzde saat sabah 4’ü geçiyordu. Sanki yere
basmıyordum. Sanki boyutlar arası bir kapıdan geçmiştim. Fantastik bir dünyadan
geri dönmüşüm gibi… Odaya girdiğimde Per uyuyordu. Işığı açık bırakmış ben
dönerim diye. Biraz sonra uyandı. “Ne yaptınız?” dedi uykulu uykulu. İç çektim.
Neler neler yaşanmıştı aslında ama ona hızla anlatabildiğim kısım son kısımdı.
“Anlamıştır onu fark etmediğini” dedi. O kadar duygularda boğulmuştum ki bu
açıdan bakmamıştım. Olabilirdi… Yine de içim sızlıyordu. Hemen sessizce
valizimi toparlayıp yatağa girdim. Uyumak ne mümkün? Ne yaptım dersiniz? Videoları
açtım. Saat 5’i geçiyor. İzlemeyi durduramıyorum. Bir ara o şekilde
uyuyakalmışım. Uyandığımda video durmuştu ve ben öylece yatıyordum. Hüzünle
dolmuştum. Kulaklığı çıkarıp telefonu kenara koydum. O gece gördüğüm rüyayı
hatırlamıyorum. Belki de yaşadıklarım, o gece gördüğüm bir rüyaydı sadece…
Uyandığımda gözlerime iğneler batıyordu. Hemen hazırlanıp
aşağıya indik. Duygu’da bizi yolcu etmek için uyanmıştı. Belki kısa bir süre
takılmıştık ama Duygu’ya çok ısınmıştık. Yıllardır tanışıyormuşuz gibi…
Ayrılmak oldukça hüzün verici hissettirdi. Biz üçümüz çok güzel anlar
paylaşmıştık, biriktirmiştik… Ama işte bitmişti… Bir daha aynı anılara asla
sahip olamayacaktık ama umuyorum ki yenilerini ve daha güzellerini tekrar
paylaşabilelim… Bunca şey birlikteyken güzeldi. İş arkadaşım, daha da önemlisi
ortak pek çok paydada buluştuğum, yol arkadaşım, temiz kalpli, nazik, düşünceli,
güzel insan @hayal_per ve Kore’de tanıyıp sevdiğim, sıcak, sevimli, iyi kalpli güzel
insan @dygusuzcuk a minnettarım. Sarılalım sıkı sıkı J
Bu arada yararlı bir bilgi vereyim Hongdae’den taksi 40 dk sürüyo
ve vergi ile 46 bin won civarında tutuyor. :D
Hongdae'den ayrılırken;
Şuan kore saatiyle
16:59 17. Eylül 2016 (Uçaktan yazdığım kısım)
İşte benim hikayem... Mutlu, mutsuz... Kore’deki son gecem
de böyleydi. Şimdi ülkeme dönüyorum.
Uzun uçak yolculuğu her şeyin sanki bir rüyaymıs gibi görünmesine
neden oluyor. Koreye ilk gidişimizi düşünüyorum. 9 buçuk saat gökyüzünde
süzülürken nereye gittiğimizden pek emin degildim. Yani ne yapıyorduk biz böyle.
Dünyanın bir ucuna gidiyorduk. Yıllarca hayalini kurduğum ülke olan Japonya
sanki ikinci vatanımdı. Gerçek olduğuna ülkeye adım atınca inandım. Tokyo’yu
gördükten sonra Seoul’da asla yaşayamam dedim. (Çok büyük konuşmuşum) Japonya
beni hiç yanıltmadı. Şahaneydi, rüya gibi. Ama sonra Seoul’e dönüp Hongdae’de takılınca
hayat böyle bişey mi dedim?
Son 5 günde Seoul’e alışmıştım. Per de aynı şekilde
düşünüyordu. Ne olduysa 5 günde olmuştu. Geri nasıl döneceğimizi düşünüyorduk.
İşte şimdi yan yana oturuyoruz uçakta. Kalbimizde çok güzel anılar biriktirmiş
ama dönmekte oluşumuzun getirdiği bir sızı var.
Dönüyoruz ve her ne kadar her şey bir rüya gibi gelse de bu
bizim gerçekten orada bulunduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Biz oradaydık.
Kore’de, Japonya’da. O topraklarda dolaştık ve bir hayali gerçeklestirmiş
olmanın gururunu taşıyorum şimdi.
Geriye dönüp baktığımda ne de çok şey yaşamışız. Her gün bir
önceki günden daha iyiymiş…
Bugün dönüşümüzün
üzerinden 4 ay geçti. Değişen bir şey yok… Hisler ölür mü? Hepsi orada… O gün
olduğu kadar gerçek…
Ama bu güzel anıları şimdi hatırladığımda önce tebessüm
ettirip hemen sonrasında acı duymama sebep olması özlemden mi?
Güney Kore ve Japonya seyahati günlüğümün sonuydu. Umuyorum tekrar
yaşayıp başka bir günlükte görüşürüz. Umuyorum sizin gitmek istediğiniz yerlere
gittiğinizi görüp günlüklerinizi okurum. Zaman ayıran herkese teşekkür
ediyorum.
Görüşmek üzere…









































































































O kadar güzel ki... Bir insanın hayallerini gerçekleştirebilmesi... Ben de uzakdoğuyu ve hindistanı gezmeyi çok isteyen biriyim. özellikle de koreyi... ancak nasip olursa GD'nin konseri vesilesiyle gitmek isterdim.
YanıtlaSilsiz hiç herhangi bir konsere gitmediniz mi?
o kadar yanlış zamanlara rastladık ki hiçbir konsere gidemedik :( Biz Tokyo'ya geçtiğimizde Kore'de konser vardı mesela yabancılar için ücretsiz. Bigbang in konseri de biz Kore'ye gitmeden önceydi. Çalıştığımız iş dolayısıyla tarihleri ayarlamak kolay olmadı. İlerde blogda yazacak olduğum Bigbang Holgram konserine gittik sayılıyorsa :D Onun dışında bazı performanslar izledik işte kısmetsizdik biraz bu konuda :/
SilMaaiiiii şu an kendime kızıyorum yeni gördüğüm için, gözlerim nasıl doldu anlatamam sana, bir kaç jez ekrana dokunarak sevdim tabi 'ama ama yaa ne yaptın sen ühhüü' diyerek, çoook teşekkür ederim ^^ Bu küçücük jest aklına gelmem ve orada o fotoğrafları çekmen bile beni o kadar çok mutlu etti ki, hayallerinize kavuşmanız, en baştan tekrar tekrar okudum sizinle birlikteydim sanki aynı o heyecan ve duygular ile okudum ^^ Bir kitap bekliyorum senden güzel bir hikaye çıkar bu anılardan bence dene ;) ve bir kez daha teşekkür ederim, Bir gün yeniden Japonya'ya gidersin inşallah ve bu sefer daha çok kalırsın ^-^ teşekkürler ^^ (ne kadar çok teşekkür ettim :) )
YanıtlaSilSadece orda değil aslında pek çok yerde aklıma geldin. Bir sürü şey paylaştık buralarda o yüzden her yerde aklıma geldin ^^ her kimle ne paylaşıyorsam benim için çok değerli :) Kitap yazmayı ne çok isterdim bunları kullanıp vakit bulursam denicem.. Güzel dileklerin için de teşekkür ederim aynılarını senin için diliyorum :) :*
Sil