24 Eylül 2016 Cumartesi

RÜYA İÇİNDE RÜYA (Bir Uzakdoğu Rüyası)

Biz Oradaydık



Tüm ayrıntıları ile yazmak istiyorum. Her şeyi yeniden hissetmek istiyorum. Çünkü sadece yazarsanız yeniden ruh kazanır yaşananlar.. Yazarsanız sonsuza dek yaşar. Hep yaşasın istiyorum. Bu gerçekte bir rüya değildi.
Çünkü biz oradaydık. Watashitachi ga soko datta. 우리는 거기에서 있었어요.

Giriş

Yaşadığım her anı kayıt altına almak isterdim. Gözlerimin gördüğü her şeyi bir yere kaydedip defalarca izlemek. Beyin biraz da nankör. Gördüklerimin çoğunu, saçma sapan şeyleri kaydetmek için kısa sürede unutturacak bana... Sonsuz bir hafızam yok. Keşke olsaydı... 2 haftalık bir uykuya dalmış ve bu sürede 2 farklı rüya görmüş gibi hissediyorum. Çünkü gerçek olamayacak kadar güzeldi. Yaşadığımız her gün bir önceki günden daha da güzeldi. Özellikle son gece hayatımın en etkileyici zamanıydı.

İlk rüya Güney Kore Seoul ile başlıyordu. İkinci rüya kendi tarihime kazıyacak olduğum Japonya Tokyo’da geciyordu. Tokyo!!! Tokyo diyorum. çocukluğumdan beri görme hayali kurduğum o şehir, o ülke!!! Şuanda  gerçekten gittiğime inanmak nasıl da zor!...

Şimdi size iki arkadaşın Uzakdoğu rüyasını anlatacağım.
Eğer gidecek olan olursa yardımcı olması açısından bazı detaylı yol tarifi bilgilerini köşeli parantez içinde yazacağım. Özellikle Korede google maps çalışmadığı için eski usül adres bilgileriyle yol bulmak zorunda kalıyorsunuz. Yani yol bilgileriyle ilgilenmiyorsanız köşeli parantez gördüğünüzde kaçabilirsiniz. :)

Her şeyin başlangıcı

Benim hikayem yıllar öncesine dayanıyordu. Nedendir bilmiyorum çocukluktan olacak ki 8 yaşımda watashi wa candy duyduğum andan beri Japonca’ya, Japonya’ya sempati duyuyorum. Büyüdükçe asla azalmadan artan Japonya’yı görme isteğim kendi paramı kazanmaya başlayınca elbette nirvana yaptı. Neden gitmeyecektim ki? Sonra Per (@hayal_per) beni Kpop dünyasının içine sürükledi.  Merak etmeye, sevmeye başladım. Onun da istediği gidip Güney Kore’yi görmekti. Peki, neden gitmeyelim ki? diye düşündük. Kendimize uygun bir tur bulduk. Her şey harika ilerliyordu. Aylar öncesinden kaydolduk. Günlerimizi özlem ve merakla geçirdik. Sonra bir gece çok kötü bir şey oldu. Türkiye’de darbe girişimi yapıldı. Korkunç günlere sürüklendik. Hiçbir şeye hevesimiz kalmadı. Sadece ülkeyi düşünür olduk. Yurt dışı izinlerimiz de iptal oldu. Ülkeye duyduğum üzüntü diğer tatafta gidemeyecek olmanın verdiği hayal kırıklığı diğer tarafta… Çok zordu. Ancak çok gecmeden yurt dışına üniversite izniyle çıkabileceğimizi öğrenince tur ile irtibat kurduk. "Çok fazla kişi gelemiyordu. Bu nedenle turu bu sene icin iptal ettik." Görevli Ayşe hanımın sesi yankılanıyordu telefonun diğer tarafında. Bir süre donakaldım. Per karşıdan bana bakıyor bir cevap bekliyordu. Durumu anladığı an  yuzündeki ifadeden hissettiklerini anlayabildim. Demek ki gitmemiz hayırlı değil diye düşündük. 
Birkaç gün sonra per çıkıp “Neden bireysel olarak gitmeyelim ki?” dedi. Önce pek gidebileceğimizi düşünmedim esasında. Ama sonra başka bir arkadaşımız da bizimle gelmek isteyip cesaretlendirince bir anda karar verdik. Gerçi o arkadaşımız bizimle gelemedi :( O kadar aniydi ki gerçekten. Hemen rektörlük izninin nasıl alınacağını öğrendik. Bu esnada emeği geçen çok arkadaşımız oldu hepsine minnetarız. Uzun evrak sürecini tamamladıktan hemen sonra tüm biletlerimizi aldık.

İstanbul-Seoul gidiş dönüş (Tabi ki son dakikaya kaldığımız için biraz pahalıya mal oldu)
Seoul-Tokyo
Tokyo-Busan

Otellerimizi booking.com dan birkaç gün içinde bulup rezervasyonlarını yaptık. O kadar az zamanımız vardi ki orada neler yapabiliriz diye oturup detaylı plan yapamadık bile. Ayrıca çok fazla işimiz vardı bitirmemiz gereken. İkisi aynı anda çok zordu. Tatil alışverişi bile yapamadık. Herşey sıkıştı ama icimdeki heyecan gün yaklaştıkça büyüyordu. Son bir hafta kala yıllık izin aldık ama bölümden çağırmaya devam ettiler. Bitmeyen çilemiz. 

Türkiye’den Ayrılış (3 Eylül Cumartesi)

Yıllardır beklediğim o gün gelip çatmıştı. 03.09.2016 Cumartesi 01.20 de İstanbul’dan Seoul’a 9.30 saatlik ucuş yapacak olan uçağa bindiğimizde gerçekten gidiyor olduğumuzu anladım. O kadar da imkansız görünmüyordu artık. Hele yolu yarılayınca o kadar da uzak bile görünmüyordu. Çok yorucu olduğu kesindi. Jetlag bizi bekliyordu ve gerçekten etkisi yıkıcı olacaktı ama bu o topraklara bastığımız gerçeğini etkilemiyordu.

Gördüm. Dokundum. Sevdim.
Ben oradaydım.
Biz oradaydık.
Sonradan bunun sadece bir rüya olduğunu düşünecektim.
Böyledir güzel anılar.. Zamanla rüya gibi hissettirirler.

3 eylul 2016 16.30 da Seoul saatiyle Kore topraklarına inişimiz gerçekleşti. Uçaktan indiğimizde per ile birbirimize baktığımızda gözlerimiz yorgun ama ışıl ışıldı. Uykunun en derin evresine girmiş görmeye en güzel rüyadan başlamıştık. Uzakdoğu... Düşününce hayal kurmak ve inanmakmış mesele... Sonrasında mesafelerin önemi yokmuş. Yeterince istersen evrende uzak bir yer yokmuş...

Havaalanında şoku atlatamadığımızdan biraz sağa sola oyalanmak zorundaydık.
Her şeyden önce gümrükten geçmemiz gerekiyordu. Uçakta gümrük beyan formu ve ülkeye giriş kartı dolduruyorsunuz. Her şeye No diyebilirsiniz :D Bizim yanımızda ceviz ve badem gibi yiyecekler vardı. Beyan formunun arkasında nuts ürünlerinin girmesi yasak yazıyordu. Gümrük görevlisine sorarız atarız diye düşündük. 

Resim; Uçakta dağıtılan gümrük beyan formunun bir kısmı... Ayrıca yukarıdan kesitiğim kısımda isim, soyad, Kore'de kalacağınız yerin Adresi, Telefon numaranız, Uçuş numaranız ve pasaport numaranızı içeren bölüm var.

Uçaktan indikten sonra pasaporttan geçiyorsunuz. Resminizi çekip parmak izininz alıyorlar. Parmak izinizi alan cihaz birden Türkçe konuşunca şok geçirdim. “Lütfen işaret parmağınızı işaretli alana koyunuz” :D Ordan geçip valizlerimizi alarak gümrüğe geçtik. “Nothing to declare” kısmından geçerken görevliye yaklaşıp (Biraz da ciddi bir amcaya benziyordu) “Bizim yanımızda bazı tür yiyecekler var ama Kore’de yasak olup olmadığını bilmiyoruz.” şeklinde İng. olarak sorduk. Adam “Hmm Food” diye biraz düşündükten sonra eliyle geçin geçin geçin diye bize yolu gösterdi gülümseyerek. Biz şok biz wefad :D Adeta bir Türk samimiyetiyle bizi ülkeye sokan gümrük görevlisi amca seni unutmayacağız!!! 


Gümrüğün çıktıktan sonra hemen exchange Office bularak doları won yaptık.

Resim. Eve getirdiğim Won’lardan birkaç örnek :)

Gümrükten çıktıktan sonra Turist info bulup merak ettiğimiz her şeyi sorduk. Aslında o dakikadan itibaren her şey kolay ilerledi. Çünkü o kadar sistemliydi ki her şey bu nedenle zorluk çekilmiyordu. Güleryüzlü info görevlisi elimize bir harita verdi. İçinde Seoul’un detaylı haritası ve metro ağı vardı.
Seoul’da ulaşım için kullanacak olduğumuz T money kartımızı aldık. [T money kart satış bölümü hemen turist infonun arka karşısına denk geliyor.]
İçine 50.000 won kadar koyduk ama belki daha da az koyabilirmişiz. Bu kart marketler, taksi, otobüs, minibüs, metro gibi pek çok yerde geçerliydi. Hatta Busan’da bile bunu kullanabiliyorduk.

Ne kadan da sevimli bir T-money kart


İnfo’daki sevimli görevli havaalanından kalacağımız yerin olduğu Hongik üniversitesi istasyonuna nasıl gideceğimizi yazarak anlattı. [Arex all stop metro ile yesil hat boyunca hongik üni.ye kadar gidecektik.] Yaklasik 40 45 dk sonra metrodan indiğimizde 9.  çıkıştan çıkmamız gerekiyordu. Bu çıkış Bigbang’in We like 2 party klibinde Seungri’nin girdiği istasyon çıkışıydı. Tabi ki bu bilgiyi sonradan öğrenecektik. (@duygusuzcuk sayesinde :^^)




İnsanlar o kadar da garip bakmıyordu bize başlangıçta. Hatta umurlarında değil gibiydik. İstasyonda gördüklerim karşısında hayrete düştüm. Kızlar ve erkekler o kadar bakımlıydı ki… Nasıl güzel giyimli ve tarzlardı. Üzerimize üzerimize yürüyen Barbieler Ken ler. Başım dönmüştü kalabalıktan. Zaten 10 saat havada kalmış beynim yumurta akı kıvamına gelmişti bir de bu kargaşa iyice menemen olmuştum. 9. Çıkış klipte etkileyici durabilir ama biz istasyonun içinden merdivenlerin başına ulaşınca hayal kırıklığı yaşadık. Çünkü uzuuuun uzun bir yürümeyen merdiven ile karşılaştık. Elimizde dev valizler. Zorla kaldırdık dinlene dinlene çıkardık. İnanır mısnızı bırakın yardım teklifini köstek oldular biz çıkarken. Şahsen bana çarpanlar oldu. Gençler elden gitmiş… İlk izlenim!!!
Merdivenleri bitirip sokağa ilk adımı atınca şöyle bir duraksayıp etrafa baktığımda başım döndü. Nasıl bir kalabalıktır. Seoul’un en hareketli yerlerinden birindeydik. Üniversite mekanı… Gece klüpleri… Eğlence… Tam da gecesinde gelmişiz. Cumartesi… Işıklar.. İnsanlar, ses, gürültü...
İlk gördüğümüz manzaraya fotoğraf çekemedik ama biraz yürüyüp mağazanın üzerindeki posterleri görünce çekelim dedik.


Gideceğimiz yer Kpop stay guesthouse’du. Tarifi elimizde olmasına rağmen bir süre kaybolduk. Yani doğru yoldaymışız ama bir ara sokaktan girmek yerine düz gitmişiz ve kaçırmışız. 15 dk valizlerimizi kenara koyup düşündük. Bu arada Kore’de google maps kullanamıyorsunuz. Neden mi? Kore de yasakmış güvenmiyormuş sanırım. Detaylı bilgi için Google it!
Çok çaresiz hissettik. Ne yapacağımızı bilemedik. İnternetimiz de yoktu. Sokakların bazı yerlerinde çekiyordu. Türkiyedeki arkadaşlarımıza konum atarak yol tarifi istedik. Düşünün nasıl bir durum! Ama onlar da tarif alamadılar.
 Sonra bir amca yanımızda durup "Where are you looking for?" dedi.
"We got lost" dedi per ellerini iki yana açarak.
Sonra amca, çok çok az ingilizcesiyle yardım etmeye calıştı. Sağolsun ne diyim? O kadar genç geçti yanımızdan hiç!!! Haritasını açtı hoteli söyledik yazdı. Onu takip ettik. Bizi bir ara sokağa sokunca Türklük işte içim bi garip olmadı değil. Sonra bir yerde durdu ve gösterdi. Per adamla biraz Korece konuşunca amca şaşırdı. Teşekkür edip ayrıldık.

[Hongik istasyonundan Kpop Stay Guesthouse’a giden yol tarifi; istasyonun 9. çıkışından çıkınca dümdüz yürüyorsunuz. Mc donalds’uı görünce sola dönüyor hafif yokuşu çıkmaya başlıyorsunuz. Eğer Cuma, cumartesi veya Pazar günlerine denk geldiyseniz yolun yarısına varınca solda kalan busking alanında yetenekli gençleri görebilirsiniz. Yalnız baya bir çıkıyorsunuz bayırı. Bayırın başına ulaşınca karşıya geçen ışıklardan yolun karşısına geçiyorsunuz. Sola dönerek yürümeye devam ediyorsunuz. Ghibli collection magazasi goreceksiniz eğer gündüz vardıysanız açık olacaktır ama aceleye getirmeyin sonra sindire sindire gezersiniz. Onu da geçince sağdan 2. aradaki bayıra giriyorsunuz. Aranın hemen solunda Korece yazan beatle juice var. Bayırı birkaç adım çıkınca solda hemen karşınıza çıkacaktır. Bahçenin içinde sevimli küçük bir guesthouse.]

Akşam 8 civarında Hostele giren cam kapıyı çekip açtığımızda kilolu orta boylarda zenci bir bayan arkadaş ortadaki tezgahın arkasından hemen bize selam verdi. 4-5 tane Bar sandalyesi ortadaki yüksek tezgahın önünde konuşlanmıştı.. Sandalyelerin birinde sonradan hintli olduğunu oğrendiğimiz esmer bir çocuk oturuyordu. Zenci kız ayaklarımızı gösterek çıkarıp içeri girmemiz gerektiğini söyledi. Bu hoşuma gitmişti. En azından temiz hissettirdi. Hostel çok büyük bir yer değildi ama şirin görünüyordu. Duvarlarda kpop idollerinin ve daha once hostelde kalanların ve idollerle foto çekilen insanların fotoğrafları vardı. Ayrıca kocaman bir harita ve bayrak rozetleri vardı. Türk bayrağı fark ediliyordu. Önünde bir bahçesi vardı. İcerde duvara monte ettirilmiş televizyonda Kpop ile ilgili programlar oynuyordu.
Hongik Üniversitesi'nin kapısı







 Hostelin üst katı.



Kız isimlerimizi öğrendikten sonra kaydımızı aldı. Bize içinde wifi şifresi ve 2 tane havlu olan pembe bir sepet uzattı. Bir de odadaki valiz dolaplarının anahtarını deposito alarak verdi. Odamız family room du. Yurt şeklinde olan 6 kişilik daha ucuz odalarda vardı ama çok yorgun ve bitik oluruz diye yurt odasını istemedik. İyi ki de öyle yapmışız. Odalar enteresandı. Ranza sistemi vardı ve bazı yataklar kutu gibiydi. Bizle odaya kadar gelip tuvalet banyoyu  gösterdi ve kahvaltidan falan bahsetti. O anlatırken beynim jöle kıvamında olduğu için söyleyecekelirini bitirmesini ve biran once dinlenebilmeyi diliyordum.

Sonuç olarak o yastığa başımı koyduğumda inanılmaz bir rahatlık hissi duydum. Bu arada konakladigimiz hosteli bize daha önceden duygu (@duygusuzcuk) önermişti. Ancak o akşam kendileri konser konser gezdiğinden orada değildi :D 

Seoul turumuz başlasın (4 Eylül Pazar)


Sabah 7’ye kurduğumuz alarmın sesiyle gözlerimi açtığımda yeni bir dünyaya uyanmış gibiydim. Kendimi dinlenmiş, rahatlamış ve huzurlu hissediyordum. Ancak bir gün sonra jetlag tam olarak etkisini gösterdiğinde olacaklardan henüz bihaberdim. Hazırlanıp asağıya mutfak alanına indik. Tezgahın etrafında kimse yoktu. Bahçe kapısı aralıktı ve dışarda oturanlar vardı. Burada birileri var deyince sese doğru dönen duyguyu gördük. Ne kadar sevindik o an. Akraba ziyareti gibi hissettim. Duygu çok yakın ve sevecen davrandı huyu da kendi de güzel kiz :*
Amerikan tipi kahvaltımızı yaparak (Fıstık ezmesi ve kızarmış ekmek çünkü :D)  ve ulaşım hakkında duygudan tüyolar alarak yola koyulduk. Vee kültür turumuz başladı.
İstasyona doğru giderken dün akşam gördüğümüz ghibli colection mağazasına ugradik. Her filmden hediyelikler vardı. Ama biraz pahalıydı pek birşey alamadım :(

Ancak bol bol fotoğraf çektim :)





Ghibli'den çıktığımda büyülenmiştim. Bu kadar ghibli eşyasını nerede görebilirdim ki müzeden başka. Zaten Tokyo'daki müzeye bilet kalmamıştı. Bu mağaza ile idare etmiş oldum. 

Gyeongbokgung istasyonunda inip Gyeongbokgung Saray’ının kapısı olan Gwanghwamun kapısından geçerek saraya ulaştık. Saray şahaneydi. 


Asker gösterisine de denk geldik.

Saraydan çıkınca da bu sevimli görüntüyle karşılaştık :D
Bu uzun eşek olayını araştırmadım ama merak ediyorum. Nasıl oluyor da ortak bir oyun bu?


Oradan Bukchon Hanok Village’i bulmak için dunyanın yolunu yürüdük ama maps olmayınca manuel olarak harita okumaya çalışmak zordu. Sonuç olarak belirli bir köy bulamadık ama haritaya göre köyün aslında geniş bir bölge olduğunu düşündük. Vazgectik aramaktan 😂
İş öyle olunca Myeong-dong’a gittik.
[Myongdong için saraydan Anguk istasyonuna yürüyerek ordan binip 331 de inip mavi hatta (line 4) aktarıp Myeong-dong durağında indik. 6 ve 7. çıkışlardan çıkınca çarşıya ulaştık.]



Çarşı oldukça kalabalıktı. Biraz etrafı gezdik. Sokak satıcılar çok fazlaydı. Hem hediyelikleri hem giysi, şapka hem de yiyecekler satılıyordu. Tavuk dönerde satılıyordu :)
Oradan City Hall tarafına yürüyerek Mc Donalds’a girdik ama şok geçirdik. Her şey domuzlu, yengeçli, karidesli. Bir tane chicken burger bulduk yedik ama çok kötüydü. Tavuk demeye bin şahit lazımdı. Çok sertti. Size tavsiyem Kfc’den başka bir yerde burger yemeyin. Belki burger kingde olabilir. Ama Mc asla!!! 

BIGBANG HOLOGRAM ÇEKİMİ

Duygu’nun da bir sürü fotoğraf çekildiği Bigbang’in hologram şeysine gitmek üzere Korea Tourism Organization’ı aramaya başladık. Epeyce yürüdük. Sonunda bir infoya rastladık da bulabildik yönümüzü. Ama kesinlikle gidecekseniz kolay tarifi vereyim. [Janguk istasyonunda inip dümdüz yürüyün. Küçük bir akarsuyun üzerinden geçiyorsunuz. Geçince köprüden sağa dönerek birkaç adım daha yürüyün. Kocaman beyaz bina üzerinde yazılı K- style Hub’ı görürsünüz.]

Orada inanılmaz eğlendik. Bigbang hologramlarının suyunu çıkardık. Hepsiyle bir milyon fotoğraf çekildik. Ekrandan istediğiniz grubu ve kişiyi seçiyorsunuz sonra o kişi ekrana geliyor. Durmanız gerekn yerde durup onunla poz veriyorsunuz. O kadar gerçekçi oluyor ki! Günün nirvanasıydı o anlar…[Janguk istasyonundan geri döndük.] 






Tabi sonrasında açlık kendisini gösterdi. Küçük bir burgerle nereye kadar. Bari gidelim de Hongdae’de birşeyler yiyelim dedik. Hongik durağında inip yürümeye başladık. Tam o sırada Kore’li bir kız bizi durdurup önümüze geçti. Özür dileyerek konuşmaya başladı. Yanında bir de uzun boylu bir çocuk vardı. Üni.de Kore kültürü okuyorlarmış. Bugün özel bir günmüş. Adını ne biz sorduk ne onlar söyledi. Yalansa boyunlarına :D Yabancıları toplayıp etkinliğe götürüyorlarmış.. Per'in Korece konuşmasına ayrı, Türkiye’de Korece kursu olduğuna ayrı şaşırdılar. Etkinliğe hemen simdi götürelim şeklinde ısrar edince ay ne yapsak da kurtulsak diye düşünürken per hemen one atılarak “yarin tokyo uçağımız var hemen hostele dönmeliyiz demesin mi? Sana bravo dedim içimden. Aslında 1 gün sonraydı ama çok iyi bir kurtuluş şekliydi. Neticede el memleketi 2 Koreli ile nasıl gidelim akşamın kaç saati olmuş. Neyse hızla hostele döndük. Açlıktan ölüyoruz ama bunun daha başlangıç olduğunu ve kaç gece daha aç kalcağımızı henüz bilmiyoruz. Aslında daha cok açlıktan ölecektik. :D Hostele döndüğümüzde Duygu girişte yoktu. Zenci arkadaş- Aliaa’ydı sanırım adı emin değilim şuanda- dışardan yemek söylememizi önerdi. Pizza yiyelim bari dedik. Gelin yukarda bakalım diyerek bizi yukarı salona çıkardı.

Zaten 2 katli bir yerdi. Hem alt katta hem üst katta odalar vardı. Üst kat aynı zamanda dinlenme salonuydu. Duygu o an orada oturuyordu. O da henüz yemek yememişti. Beraber yiyelim Hongdae yi keşfedelim diyerek çıktık :). Bir markete gidip rameon aldık. Marketin önünde masalar vardı. Orada oturup yiyebiliyorsunuz. Sıcak su chopstick falan her şeyi veriyorlar. Marketten çıkınca bir görevli hemen masamızı hazırladı. Çok şaşırdık. Oturup makarnamızın demlenmesini bekledik. O sırada iki tane kız masaya yaklaşıp İtalyan mısınız? diye sordu. Toki den geldik deyince şok oldu. Niye oldu da bilmiyorum ama acaba Koreli’lere göre neye benziyoruz anlayamadım orda kaldığımız süre boyunca... Çünkü bu gibi söylemlerle sıklıkla karşılaştık. Hep başka bir ülkeden olduğumuzu düşünen insanlar oldu. Bir kişi de aa evet aynı bir Türk’sün demedi :D
Neyse sevimli kızlardı sonuç olarak. Epey bir muhabbet oldu o masada. Per ve duygu Korece’lerini döktürürüken ben de anlamaya çalıştım. Ahahah vallahi hiç konuşmadım ne yalan söyliyeyim. Ben izledim 😂 Yakaladığım kelimelerden bazı şeyleri anladım tabi ki deee :D

Oradan kalkıp Hongdae'nin sokaklarını keşfetmeye başladık. Hongdae'ye gençler club lar için falan daha çok geliyorlar sanırım. Ama beni en büyük çeken busking alanıydı. Yetenekli gençlerin marifetlerini gösterdikleri bir alan düşünün. Dansçılar, rapperlar, enstrümantal performanslar, grup performansları, şarkıcılar, büyüleyici sesler falan filan...

Pazar akşamı rastladığımız bir görüntüyü paylaşayım;


Daha ne videolar var ama sırası gelince ekleyeceeğim :)

veeeeeee..... 

YG MACERASI

Kizlar gittikten sonra biraz daha takılıp etrafı keşfetmek için hareketlendik. Duygu bize 2 aydır yaşadıklarını anlattı. Çok eğlenceli bir akşamdı. Artık ilerleyen saatlerde “YG’ye neden gitmeyelim ki?” diyerek yola çıktık :D O yolda heyecan içinde yürürken birkaç saat sonra yaşayacaklarımızdan bihaberdik.

Binada ışıklar vardı. Bobby veya Mino kesin çalışıyordur diye düşündük. Henüz şarkıları yayınlanmadan önceydi. 



Zaten şirketin karşısındaki marketin önündeki masalardan birinde 2 tane kız oturuyordu. Bizde yanlarındaki masada oturuyorduk. Bizim hayran olduğumuzu falan pek düşündüklerini sanmıyorum. 1 bucuk saate yakın orada oturup bekledik. Bir süre sonra kızlardan bir tanesi telefonuyla uğraştıktan sonra bir ayna çıkararak yüzünü falan inceledikten sonra parfum sıkarak hazırola geçti. Neler oluyor diye etrafa dikkat kesildik. Biraz sonra bir araba şirket binasının önüne yaklaştı. İçinden birkaç kişi indi. Kızlar hemen koşup onlara birşeyler söylediler. Ama esas önemli olay şuydu. 5 10 dk sonra başka bir siyah araba şirkete yaklaştı. Bir güvenlik görevlisi yolu kesince “ay kim ola ki” diye heyecan yaptık. O an şok olmuş ve oturur pozisyonda film izler gibi olanları izliyoruz yalnız. Üçümüzden de hadi kalkalım bizde gidelim bir yaklaşalım gibi bir ibare gelmiyor. O kadar alışığız ki ekran arkasından izemeye bence orada gerçekten var olduğumuzun farkında bile değildik. Sonra o gördüğümüz kimse arabaya biniyor ve araba hareket ediyor. Sonra yarıda duruyor çünkü kızlar kizlar arabayı durduruyor. Cam açılıyor.  Açılınca arabanın içine ışık vuruyor ve içerdekinin silüeti görünüyor. Per kesinlikle Mino o diyor. Saç modeli ve siluetinden. Hemen o sırada camdan dışarıya doğru elini uzatıyor. Resmen el kara… Koyu tenli birisi… Kızlardan bir tanesi heyecandan ölerek ona hediyesini uzatıyor. Konuşuyor.. Sevinç çığlıkları falan.. Önümüzde film yaşanıyor ama biz hala oturuyoruz ve hayretler içinde olanları izliyoruz. Sadece seyrediyoruzzzz!!! Sonra araba hareket ediyor ben şok içinde elimi kaldırıp el sallıyorum. İşe bakar mısınız?  El sallıyorum araba yanımızdan geçip gidinceye dek!... Duygu’da aynı şekilde… O kadar! Per’de şaşkın şaşkın izliyor. Şok içinde araba gittikten sonra birbirimize bakıp biz ne yaptık oğlum! Daha doğrusu ne yapmadık! diyoruz... Şaşkın şaşkın biraz daha öylece düşünen adam pozisyonunda oturuyoruz. Sonra yüzde yüz emin olmak için kızlara kim olduğunu soralım bakalım diyoruz. Per yerinden doğruluyor. Kızlar hala şirketin altındaki duvarda oturuyor. Per eline fotoğraf makinesini alıyor önce şirketin fotoğraflarını çekiyor. İşte o anda kızların da ilgisini çekmiş oluyor. İşkillenip göz ucuyla peri süzmeye başlıyorlar. Biz de Duygu ile kritik yapıyoruz ama hala oturuyoruz :D Asla söylemeyecekler izle bak diyoruz. Önce sorsaydı keşke falan diye konuşuyoruz. Per gidiyor kızların yanına ama hemen o sırada bir taksi geliyor ve kızların biri taksiye atlıyor diğeri de resmen koşar adımlarla uzaklaşıyor. Per sormuş ama kız anlamamış gibi yapmış ve taksiye atlamış hemen. Durum bu. Kızın sağlam bir istihbaratı vardı ve bu nedenle söylemedi bize. Korktu belki. Çünkü şirketten çıkan bir şoförle baya samimi bir şekilde konuştuğuna şahit olmuştuk.
YG'nin hayran duvarı





Hayal kırıklığı içinde elimiz boş geri döndük dönmesine de trajikomik bir durum söz konusuydu ve habire kendimizle dalga geçip bir gülüyor bir şaşırıyorduk. 

GD’nin doğduğu bölge Iteawon (5 Eylül Pazartesi)

Bugün Iteawon’a gitmeye karar verdik. Yabancıların çok fazla yaşadığı bir bölgeymiş ve ayrıca G ragon Itaewon’luymuş. Her yerde Türk restoranı vardı. Aslına bakarsanız hiçbir özelliği yokmuş. Biraz varoş mahallelerden oluşan bir bölge gibi görünüyordu. Onun dışında çok fazla antika mağazası da vardı. Buyrun siz de bakın.







Sırada CUBE macerası 

YG’ye gittik ee sıra CUBE’de diyerek şirketin yolunu tuttuk. 
[Yeşil hat kullanarak gidebilirsiniz. Seungsu durağında indikten sonra 1. çıkıştan çıkarak 3 dakika boyunca dümdüz yürüyünce sağda kocaman binayı ve altındaki 20 space cafe’yi göreceksiniz. Hongik durağından direkt olarak gidebiliyorsunuz. yaklaşık 15 dk sürüyor.]

Biz Seungsu durağında inince kısa süreli bir şaşkınlık yaşadık. Çünkü Kpopstay guesthouse’dan önce kalmayı düşündüğümüz bir yer vardı onun resimlerinde bu bölgeyi grmüştük. Yani kalsaydık her akşam Cube’de yatabilecektik :D Kısmet…


Biz şirkete ulaştığımız sırada Cube’ün önünde bir hareketlenme vardı. Birkaç hayran doluşmuş birisine hediye vermeye çalışıyor. Ancak ben bunu fark etmeden önce binaya odaklanmış fotoğraflarını çekiyorum. 



Hediye verdikleri kişi de fotoğrafta çıkıyor. O anda Per kolumu çekiştiriyor “Hongseok bu çek hemen çek”Fark etmeden çocuğun fotoğraflarını çekmişim. Neyse sonra bilinçli olarak birkaç tane daha çekebildim. Aşağıda görebilirsiniz :D

Hayranlar hediyelerini verdikten sonra Hongseok’da içeri girip gözden kayboldu.




Resmen tesadüfen görerek çekmiş olduk. Sonra onca yol geldik 20 space’de bir kahve içelim bari dedik. Hot Latte Chocolate aldık. İnanılmaz lezzetliydi. Fiyatı 5000 won civarındaydı. Ortam da çok güzeldi. 

Yine bir milyon fotoğraf çekildikten sonra ayrıldık.
Bu da cafe'nin tavanı

Akşam ertesi sabahki 07.45 Tokyo -Narita uçağı için hazırlanmamız gerekiyordu. Tokyo macerası bizi bekliyordu. Saat sabah 4 gibi kalkmak zorundaydık. Sadece 2 saat uyuyabildim o gece uyumak denirse ona… Tabi ki de heyecan ve jetlag yüzünden… 

Tokyo masalını bir sonraki sefere anlatacağım... Görüşmek üzere...


***


RÜYA İÇİNDE RÜYA, TOKYO MASALI (6 EYLÜL SALI)



Seoul/Incheon---Tokyo/Narita uçuşu sabah 07:45’deydi. Sabah 04.00’de kalkmamız gerekiyordu. “Wake up Wake up in the morning dude” şeklinde çalan alrmın sesiyle yanan göz kapaklarımı büyük zorlukla araladım. Tansiyon yerlerde tabi… Ama kolay mı be yılların hasreti.. Tokyo’ya gidiyoruzzzz… Neyse… Hemen hazırlanıp valizlerimizi hostelin merdiveninin altına bırakarak taksi bulmak üzere daha tam olarak aydınlanmamış güne doğru yola çıktık. Biraz gergin olduğum kesin… Uykusuzluktan değil de gidememe korkusundan dolayı… Hongdae hiç uyumadığı için o saatte taksi bulmak da  çok zor değilmiş… Biz de bir taksi durdurup yarı İngilizce yarı Korece ile (per konuştu :D) Incheon’a gittik. Yol 40 dkdan az sürdü. Arabanın hız limit aşımı sinyaline de pek aldırmadan uçurdu bizi. Zaten yol da boştu. 46.000 won gibi bir şey ödedik. Yalnız söylemeden geçemeyeceğim takside dinlediğimiz müzikleri de unutmuş değilim. Ne tarz ne cool bir taksiydi öyle…

Havaalanına girdiğimizde tüm havayollarının isimlerinin ve check-in bankolarının olduğu panoya baktık. Haydaaa bizim uçağın şirketinin adı yok. “Hahn air” Bir oraya dön bir buraya bak derken zaman geçiyor. Bulamıyoruz... Şuanda bile geriliyorum düşündükçe… Baya bir telaş yapmıştım doğrusu. Düşünsenize ucuna gelip geri dönmek zorunda kaldığımızı… Hayır çok erken olduğu için de tek bir info yok. Yani infolarda görevli insan yok… Ağlamak istedim resmen. Birkaç kez tavaf edip check-in bankolarından birinde bir kız gördük. Hemen koşup e-bileti gösterdim. Kız önce sorgu dolu gözlerle baktı. Kağıdı inceledi. O düşündükçe benim kalp krizi geçirme ihtimalim de büyüyordu. Sonra birden “T-way air” diyerek eliyle karşı tarafı göstermesin mi? “Aferin kız gel alnından öpeyim” diyerek buna bir yapıştım. Hayır, tabi ki yapmadım. Hayır “koskoca Hahn air dedim ne alaka?” “Sıkıntı yapma ya git bin uçağa” falan dedi kız. “Neyse olsun” dedik sıraya girdik. Yalnız bu yazdığım dialoglar yaşanmadı onu belirteyim de yanlışlık olmasın :D Sadece sorduk gösterdi ve başımda pembe dumanlar uçuşa uçuşa bankoya yürüdüm. Per’de bana kızdı biraz haklı olarak… Çok fazla aceleci davranıp gerildiğim için… Ama idare etti beni iyi arkadaş bence Per’le tatile gidebilirsiniz aklınızda bulunsun :) 20 dk sürmedi o uzun kuyruk hemen bitti. Bu arada başınıza gelirse siz de dikkat edin Hahn Air- T way air diye geçiyor (Aramızda kalsın ama e-biletin bir ucunda yazıyormuş t-way ama basiret mi bağlandı ne olduysa neyse unutalım bunu) ve E bankosunda check-in yapıyorsunuz. İşlem bitince ordan “departure all Gates” yazan yere yöneldik. Bileinizi kontrol ettirip pasaport kısmına geçiyorsunuz. Eğer el valiziniz var ise 100 ml den fazla sıvı taşımadığınızdan emin olun. Pasaportu da başarıyla geçtikten sonra kapımıza gittik. Ordan bir yerden jeju su aldık. 900 won. Bu arada suyu kontrol kısmında attırıp içerde su satılması da oldukça ironik. Bunu hiç anlamamışımdır. Neyse yine konuyu saptırdım. Uçağı görünce “aa dedik bizim için özel uçak kiralamışlar” Neden mi? Uçak sanırım 10 kişilik falandı :D Değilse de baya küçüktü. Planördü belki emin değilim :D Hostesler de Japondu. Uçakta Japonca duymak ne hoştu bilseniz…



Biraz sarsıntılı olsa da ve biraz geç kalksa da 2 saat sonra bu uçakımsı sevimli şey bizi Narita’ya indirdi ki benim ilgilendiğim kısım da orasıydı. Ama tabi uçak da konforsuz olunca uyuyamadık. İnince arrival lobby’deki bagaj alım noktasına gidiyorsunuz.

MERHABA TOKYO TOPRAKLARI


Yolu takip edince pasaport kontrolden geçiyor sonra bagajınız varsa alıyor yoksa ki bizim ki el bagajıydı yoksa direk gümrüğe yine uçakta dağıttıkları beyan formunu verip geçiyorsunuz. Gümrük görevlisi abi de ayrı bir hoştu. Böyle güleryüzlü… Kore’den geldik deyince “Woooow” dedi. Çantamızın çok küçük olduğunu falan söyledi. Biraz lak lak şak şak derken ayrıldık.

Gümrüğü geçip çıktık. Yeni bir bölümdeydik. Tren biletleri, telefon hatları, bilgi bankolarının olduğu bölüm… Turist infoya gidip önce Tokyo rehberi, metro ve Tokyo haritasi aldık. Gideceğimiz otel için en uygun rotayı önermesini istedik istemesine ama bize 3 aktarmalı bir yol önerdi. İyi ki önceden Tokyo ulaşımını hatim etmiş hangi yolları kullanabileceğimizi araştırmıştım. Kadının bizimle İspanyolca konuşması da ayrı bir enteresandı. Türk dışında her millete benzedik iyi mi? :D

Keisei veya Narita expres trenler en mantıklı seçimlerdi. Ondan önce para exchange yaptık tabi ki. Böyle bir form doldurmanız gerekiyor.


Parayı da elden ele vermiyorsunuz. Bir kaba koyup veriyor sonra da yine kaptan alıyorsunuz.
Yen’lerimiz aldıktan sonra yine de tren bilet bankolarının ikisine sorduk. Narita Express hızlıydı ancak aktarma yapmamız gerekiyordu. Keisei 90 dk sürüyordu ancak direk olarak otelin orda inebiliyorduk. Neyse Keisei şirketine ait Rapid Sobu line’dan (Yakasuka yönüne gidicez) bilet aldık. Keisei bus ticket yazan yerden de Tokyo metro 72h kart aldık. İlk kullanımda aktifleşiyor ve 72 saat sürüyordu. Bu sadece havalanında satılıyor haberiniz olsun. Bütçenizi seviyorsanız almanız gerekiyor. 1500 yen fiyatı. Yaklaşık 15 dolara dünyanın aktarmasını yapabiliyorsunuz. 

Ama ne yazık ki havaalanından ulaşımda kullanamıyorsunuz çünkü metro Narita’ya uzanmıyor. Bu arada 2 büyük metro şirketi Tokyo metro ve Toei’nin bütün hatlarında ve bazı otobüs ve mininbüslerde kullanabiliyorsunuz.


Son olarak da Japonya’ya gelmeden JR’nin internet sitesinden kiraladığımız ‘pocket wifi’ı 3. Kattaki post office’den aldık. Düşündüğümden kolay oldu herşey. Trenin B1F’den kalktığını daha önce okumuştum. Eğer daha önceden hiçbir fikriniz yoksa bile herşey çok sistemli olduğu için kolayca halledebiliyorsunuz. 

[B1F’den üzerinde “for narita airport” yazan aynı trenden geçiyor. Aynı trenin diğer yöne gidenine binmemiz gerekiyor. Aynı yerden kalkıyor.]



Neyse bindik Bakurocho (Kalacağımız Nihonbashi otelinin ordaki istasyon)’da inmek üzere... 

Yaklaşık 1 buçuk saat sonra Bakurocho’da indik. C4 çıkışından çıksaymışız direk oteldeymişiz ama east çıkışını ararken C2’den çıkıverince kavşağı dönüp dolaşmak zorunda kaldık. Hayır, Google haritalardan da bakıyoruz göremiyoruz oteli resmen. Burnumuzun ucundaymış. Yön duygusu pek gelişmemiş bende zaten… Aşağıda görünen koyu renkli bina...



O sırada bir teyze yanımıza yaklaşıp nereyi aradığımızı sordu. “Nihonbashi Hotel” dedim. Otelin Japoncası neydi ki? :/ Tabi Nihonbashi’yi duyunca istasyon sandı. Nihonbashi bu tarafta dedi. Teyzem hiç İngilizce bilmiyor ama parçalıyo kendisini burdan gideceksiniz diye. Hotel diyorum. Wakarimasen diyo Nihonbashi wa kochira desu diyo bişeler diyo :D Arigatou Teyze dedim. Neyse ama sağolsun sayesinde metro istasyon duraklarının yönünü öğrenmiş olduk. Yoksa onu da arayacaktık. Neyse sonunda bulduk oteli. Yerleştik.

Odamız biraz küçük olsa da gayet sevimliydi bence...





 Yukardaki otelin gördüğü sokaktı.


 Nihonbashi'de her gün üzerinden geçtiğimiz köprünün manzarası...


Birkaç saat içinde hazırlanıp otelden çıktık. Asakusabashi istasyonunun yakınında bir Burger King bulup girdik. Siparişimizi de yanlış vermesin mi? Çocuk İngilizce de bilmiyor. Neyse anlaştık bir şekilde. Siz oturun biz size getircez doğrusunu diyerek oturttular bizi… Bir deluğanlı da çok şaşırdı bizi gördüğüne. İnceleyip durdu köşeden :D Yavrum biz size bakalım siz bize nolcak bu iş dedim. Utanıp başını çevirdi :D Ay pardon bu yazıda çok cıvıdım. Neyse ordan ilk durağımız Asakusa’ya gitmek üzere Bismillah diyip istasyona girdik.

 [Asakusabashi bizim kaldığımız otelin yakınındaki duraktı. Numarası; A16_ açık pempe hat. A18’de Asakusaydı. 5 dk’da oradaydık.] 

ASAKUSA

İstasyonda inince biraz düz yürüdükten sonra Asakusa Shopping çarşıyı gördük. 



Burası hediyelik bulabileceğiniz büyük bir çarşı. Ama pahalı tabi ki… İlk kez gelmişiz alcaz tabi ki diyerek ipin ucunu biraz kaçırdık galiba… Bence siz siz olun hediyelik almak için 100 yenci arayın. Gerçi o da bizim ayrı bir maceraydı neyse… 



Asakusa Tapınak kapısına gelinceye dek yürüdük çarşının içinde. Zaten mesafe kısa.





Ufak tapınakları mezarları falan geziyorsunuz. Asakusa’nın eski Tokyo havasını yansıttığını okumuştum. Gerçekten öyleydi Japonyayı hissedebileceğiniz bir mekandı. Böyle tapınakta sıra oluşturmuş ve para atıp dua eden insanlar falan… Hep izlediğimiz şeyler sonuçta :) 









Her yerde milyonlarca fotoğraf çekildik. Hava da kararmaya başlamıştı. Asakusa sokaklarında uzunca bir süre dolaştık. Bir etkinlik vardı ama kapılar kapanmıştı. İçeriye giremedik. Baya hoş bir gösteriye benziyordu. 



Şuan yazarken gözlerimi bir an için kapattığımda orada sokaklarda gezdiğimi hissedebildim. Gerçekten orda mıydık? İsteyen herkese nasip olur inşallah. En büyük adım girişimde bulunmak. Önemli olan para biriktirmek falan değil aslında. Mesele kararlı ve cesur olmakta… Asakusa maceramızı güzelce bitirmiş olduk. Şuraya da birkaç fotoğraf bırakayım da gördüklerimizi siz de görebilin. Umuyorum canlı canlı görmek de nasip olur… 



MANGA CENNETİNDE KAYBOLMAK (7 EYLÜL ÇARŞAMBA)


Önceki gece Asakusa’dan döndükten sonra bir türlü gözüme uyku girmedi. Per’de aynı şekildeydi. Dönüp durduk. Yok uyuyamıyoruz ama göz kapaklarımız yanıyor resmen… Arkadaş noldu bize derken ana Jetlag oğlum bu dedik. Demek varmış gerçekten böyle bir şeymiş. Midem de sürekli bulanıyo zaten… Tansiyonum hep düşük. Uyumak için ölüyorum ama uyuyamıyorum. İnanır mısınız bilmem ama sabah 5’i geçiyordu sanırım uyuyabildiğimde. 

Alarm çaldı ama ne mümkün kalkabilmek. Zaten önceki geceden 2 saatlik uykuylaydım. Yani sanırım kaybettiğim tüm kiloları bu Tokyo gezisine borçluyum :D 50 kilo olarak gelip nerdeyse 4 kilo verip geri döndüm. Nasıl olur anlamadım ki? Neyse herkes zayıftı da sorun olmadı :D 

Sonuç olarak sabah erken kalkamasak da 10.30 gibi evden çıkmayı başardık. Yolumuzun üzerindeki markete bir uğrayalım dedik. Domates vardı bir sevindim. Hazır salata ekmek falan aldık. Bu arada hem Kore’de hem Japonya’da bu hamur işi olayı baya gelişmiş. Bizim pastaneler gibi deli şeyler var. Çok da lezzetli. Malzemelerimiz alıp Ueno Park’a gitmek üzere yola çıktık.

[Asakusa istasyonunda (A18) inip Ginza line(G19)’a aktararak G16 Ueno’ya ulaştık. Park çıkışından çıkıp ışıklaraı geçip sağdaki merdivenlerden çıkıyorsunuz]


UENO PARK…


Parkı ararken de bir teyzeyi durdurdum. Yanındaki kıza yönlendirdi beni. Oysa ben Japonca soruyordum :D Ueno park wa dochira desu ka? dedim ama ne bilim doğru sormadım mı acaba kız bana Japonca cevap vermedi :D Beden diliyle yönü gösterdi. Arigatou diyerek selamlaşıp ayrıldık. Çok seviom ben bu nezaketi ya… Yerim seni dedim kıza :D

Parka girdikten sonra girişte bir bankta kahvaltımızı yaptık. Acayip bir hava var bu arada. Deli gibi bir yağmur döküyor akabinde güneş çıkıyor. Tropikal ormanlara geldik sanırsın. Sonra birden çiselemeye başlıyor. Yayla çisesini bilir misiniz? Aynen onun gibi… Yüzümüze yüzümüze… Neyse ağacın altında az ıslanarak kahvaltımızı tamamlayıp parkı keşfe çıktık. Hemen karşıda ilk tapınağa girdik. Önünde çeşme vardı. Çok enteresandı. 3 tane kap vardı. Bunlarla mı içiliyor demeye kalmadan sağda kullanım talimatını gördük. Önce kaba bir miktar su koyup elinizi iyice yıkıyor sonrasında da elinize dökerek içiyorsunuz. İçtim mi? Evet. Vallahi güvendim. Kimse eminim onu ağzına dayamamıştır. Tapınak suyu içmedik de demeyiz.






Ueno parkın pond’u var dediler, aradık durduk. Yav tarla burası ne pondu diyoruz. Ay meğersem pond oymuş zaten. Yani dikkatle bakınca havuzun üzerinde büyümüş devasa yapraklardan oluşan bitkiler. Allahım ne kadar da ilham verici. Resmen senaryo yazdım o an. Hikayemde kullanmalıyım diye düşünerek iyice inceledim. Epey fotoğraf çektim. Doğal bir vazo… Şahaneydi. 



Sonra bir tapınak daha gördük havuzun ilerisinde. Orayı da tavaf ettik. Bir teyzenin tüm dua mekanlarında dua edip tütsü yakıp dumanı tüm vücudunda gezdirmesini de izledim. 





Sonra büyük bir göle çıkıyordu yol. Gezdirme botları falan vardı. Vakit kaybetmek istemedik… Bir de hayvanat bahçesi varmış parkın içinde ama biraz aradık ararken de yorulduk. Vaktimizi çok alacak diyerek vazgeçtik. Yolum bir daha düşerse gidip bakmak isterim. Uykusuz uykusuz ancak bu kadar geziliyor demek ki…




Ama daha gün yeni başlıyordu…
AKİHABARA
Manga Cenneti

Aynı istasyondan Hibiya hattına binerek H15 (Akihabara)’de indik. Akihabaradayız artık. Elektronik, anime, manga dünyası… Beni buraya gömün… Büyük manga-anime store’lara girdik. Animate, Gamers vs gibi. Her bir Store o kadar fazla kattan oluşuyor ki. Şimdi hangisiydi hatırlamıyorum ama7- 8 kat çıktım hala daha yukarıya doğru çıkıyordu. Her katı manga ile doluydu. Bu kadar fazla manga olabilir mi ya? Deli gibi üretiyor adamlar. Milyonlarca farklı manga düşünün… Sonra aklıma bizim D&R’daki manga köşesi geldi :D Onlarda bizde yapmak lazım… Bir de manga shoplar resmen çilek kokuyordu. Her yer tertemiz. Yaaaaaa şuan odamda olduğuma inanamıyorum, bari çilek koksun T.T
Ayrıca bazı store'ların üst katlarında anime cafe'ler vardı. Bir tanesine de girmedim beee! Benden bir cacık olmaz! Neyse sinirlendim yine kendime...


















 Yaoi köşeleri mi dersin Yuri köşeleri mi ohoo




Yukarıda gördüğünüz SNK köşesiydi. Ancak hep yan hikayeler. Çeşitli shiplerden oluşan hikayeler vardı. Aşağıdaki görünce çok ama çok güldüğüm popolu Eren'de bu köşeden :D Bu arada 3000 yen :O













Bir Levi figürünün fiyatlarına bakın. T.T 28 dolar..





Sürekli fast food yemekten gerçekten perişan olduk. Normalde fast food yememeye özen gösteren biri olarak ikimiz de çok zorlandık bu konuda. Ama 3 gün kadar kısa sürede nasıl yemek keşfedebilirdik ki… Bir ramenci bile bulamadık… Yine bir Burger King bulup yedik. Bu arada Kore’de de böyle Japonya’da da böyleydi; Hamburgercilerde domuz, karides ve balık burgerler çok yaygın. Tavuk bir köşede bir çeşit resmen. E düşününce Ham-burger tabi ki domuz olcak T.T  


TOKYO- IMPERIAL PALACE


Hibiya hattına binip Hibiya istasyonu (H7) de indik. Tabi ki yine doğru çıkışı bulamadık ama olsun Tokyo istasyonunu görmüş olduk. Gerçi biz geldik diye tadilat varmış :D O meşhur görüntüsünü göremedik. Kenardan kıyıdan çektik fotoğrafını.





Oysa doğru çıkışı bulsaydık gideceğimiz yer olan Nijubashi köprüsüne birkaç adımda ulaşacaktık. Neyse Tokyo’nun içinde yani şu gökdelenlerin arasında yürüdük. Küçücük hissettim. Çok değişikti. Başınızı kaldırınca yukarıya doğru uzanan binalar…





Sonra çok güzel bir köprüden geçtik. Köprüde fotoğraf çekilirken iki zenci yanımıza yaklaştı. Bir tanesi Per’e sokulup :D You are beautiful dedi. Birlikte foto çekilmek istedi. Nerelisiniz diye sordular. Bişeyler bir haller :D Per “Neden fotoğraf çekilelim ki?” diyince “Arkadaşça” dedi fotoğrafı çekmeye hazırlanan diğer zenci. İstemedik. Neyse kovduk onları :D





Köprüyü de geçince Imperial Palace’ın bahçesine ulaştık. Wooowwwww dedim… Harika bir alan yemyeşil ağaçlar falan… Arkanızı saraya çevirip şehre doğru dönünce muazzam bir görüntü görüyorsunuz. Yazımın en başında koyduğum panoramik görüntü onu yansıtıyor… Tokyo… Buyrun;








Sonra Nijubashi köprüsünde milyonlarca fotoğraf çekildik. Bir ara bir kalabalık oldu ama sonra herkes gidince yeniden çekilelim dedik ama o sırada Japon bir abi yanımıza yaklaştı. “Fotoğraf çekebilir misiniz?” deyince of course şeklinde fotosunu çektim. Enteresan pozlar verdi :D Sonra yanımıza oturdu. Birden muhabbet açtı. Resmen adamla siyasete kadar konuştuk. Kuzey Kore’nin durumundan falan :D:D Nerden geldik o konuya hiç anlamadım.






 Bizi o da İspanyol sandı. T-Ü-R-K-Ü-Z bizzzzz. Türkler böyle görünür nolur öğrenin bunu artık… Bir de şaşırmaları yok mu? Neye benziyosak… Neyse nerelere gideceğimizi sordu. Biz de bahsedince. “Ben Shinjuku Kōenji’de oturuyorum. Gelirseniz gezdiririm” dedi. Adam bildiğiniz bizi gitmemiz için zorladı. Ne zaman gideceksiniz Shinjuku’ya dedi. Yarın son günümüz zaten, yarın dedik. Orda buluşalım demesin mi? Oldu canım dedik sonra gittik :D Sonra bugün şimdi gidelim mi? dedi. Oğlum bak git dicektim tam dedim ayıp olur planımız var dedik. Muhabbetin sonlarına doğru bir kart çıkarıp ben japonya’da ünlü bir fotoğrafçıyım bu da kartım dedi. :D Aldık kartı anı olsun :D



GİNZA

Saat 6 olmuştu. Havada kararmak üzere biz kalkalım bari diyip kalktık. Tanıştığımıza memnun oldum kısmını halledip vedalaştık. Dönüş yolunda bir adam önümüzde durup kamerasının lensini neredeyse burnuma sokup fotoğraf çekmesin mi? Şok oldum. Amca sen hayırdır dedim. Bu kez gerçekten dedim. Adam gülümsedi. İyi bir şey dedim sandı heralde. Sonra arkamı dönüp baktım hiçbir şey olmamış gibi yürüyor. Resmen fotoğrafımızı çekti adam göz göre göre… Ay ne kadar enteresan görünüyor olabiliriz anlamadım ki? Karşıdan karşıya geçerken tabi bir metro haritasını kontrol edelim dedik. Şu fotoğrafçı yanımızda belirdi resmen. Ödüm koptu. Yardım teklif etti. Teşekkür edeip göz teması kurmadan kaçtık. :D Abi gelmicez Koenji’ye anla artık :D Sonradan keşfettiğimiz istasyon girişinden girerek baya bir yer altı yolu geçtikten sonra H7’den bindik. Tokyo’ya gelmişiz Ginza’ya gitmeyeh mi? diyerek Ginza’da indik.

Sanırsın bir New York. Hava da kararmış. Işıklar falan… Metropolü hissettik orda… Metropol şehirlerinin bu havasını seviyorum sanırım. Ay kaç metropol gördün sanki dedin duydum adfagdhafd Vallahi çok görmedim bir de Almanya'da gördüydüm çok etkilenmiştim o kadar :D

Tokyo’yu hissederek yürüdüm sokaklarda. Her adımda içime dolan huzur ile… Hayata bak 1 hafta öncesinde Türkiye’de dolaşırken şuanda hayalimin sokaklarında dolaşabiliyordum. Bitecekti o an belki ama yine de yaşamış olacaktım. Ben oradaydım.






 Trip adviser’dan ABC ramen adında bir restoran bulduk bulmasına da yerini bir türlü bulamadık. Epeyce aradık. Bulamayınca vazgeçtik. Her yer metro girişiyle doluydu. Birinden girip geri döndük. Ama o da ne? Ters yöne binmişiz. Tabi hem aç olup hem Leyla gibi büyülenince bu kadar olur. İnip geri döndük. Biraz da zamanımız geçti elbette. Japonya’ya gelmeden önce en çok endişe duyduğum şey bir yerleri ararken kaybedeceğimiz zamandı. Bu gerçekten başıma geldi. Çünkü kaçınılmazdı…

Metro da çok kalabalıktı. Resmen tıkış tıkıştı. Geldiğimizden beri bu ilk kalabalığımızdı. Metroda dipdibe... Sonra Asakusabashi durağımızda inince Lawson’a uğrayıp köri ve peynirli ramen aldık. Çok lezzetliydi. Bizde marketlerde satılanlarla pek alakası yoktu. Vay gerçek ramen. 




TOKYO'DA BÜYÜLEYİCİ SON GECE (8 EYLÜL PERŞEMBE)

Bugün Tokyo’nun hareketli tarafını keşfetmek üzere hazırlandık. Ama yine perişandık. Yine uykusuzluk ve sabah kalkamama problemi… Ancak 11 gibi otelden çıkabildik. Bu yüzden planın gerisinde kalmıştık. Dolayısıyla Shinjuku’ya asla gidemeyecektik T.T

İlk durağımız İkebukuro’ydu. 2 aktarma yapmamız gerekiyordu. Yarım saat kadar bir süre sonra İkebukuro’ya vardık. 



Aslında o taraflarda kalabilirmişiz. Otellerin neden o tarafta pahalı olduğunu gördükten sonra anlamıştım. Aslında JR tren paso muz olsaydı çok daha kısa sürede gidebilirdik ama o da ayrı masraflıydı. istasyonun 6. ve 7. çıkışlarından çıktık. Sunshine city adlı alışveriş merkezine gidecektik. Burayı şu Japon Fotoğrafçı da önermişti bize. Ama zaten rehberde vardı. Büyük bir AVM ve Eğlence merkeziydi. Ayrıca çatısında akvaryum ve planetarium vardı. Hani şu koltuklarda oturup gökyüzünü yıldızları izliyorlar ya. O yer işte. Ama şansa bakın ki kapalıymış T.T




Akvaryuma gitmeye karar verdik. Büyüleyiciydi. Hatta bir gösteriye denk geldik. Bir kadın büyük akvaryuma girip birkaç gösteri yaptı.











Burası AVM'nin çatısı... Yukardaki son iki resimde gördüğünüz yuvarlak havuzun içindeki kahverengi görünen canlı da fok balığı :)

AVM'de bir de pokemon store vardı.



Bir ara bir tuvalete gidelim dedik. O da ne? Şu bahsedilen meşhur tuvaleti görmüş oldum :D Müzikli, ısıtmalı falan filan :) 



AVM’nin 3. katında J world tokyo vardı. Naruto, One piece ile ilgili bir dünya kurmuşlar. İçerde çeşitli oyunlar falan vardı. Biz girmedik. Giriş ücretliydi ve seçtiğin pakete göre de fiyat değişiyordu. Şimdi sevenler kızacak ama ilgimi pek çekmediler. Yani izlesem belki çekerdi de popüler animelere karşı tutumum işte napiim. Gerçi SNK olsa atlardım hemen orası ayrı. Neyse dışında biraz fotoğraf çekildik.







2. katında da namjatown vardı. Orası da çeşitli oyunlar içeren bir eğlence merkeziydi. Oraya da girmedik.




SNUPER MI O?


AVM’den çıkmak üzere yürüyoruz. Bir şarkı duydum. Oldukça tanıdık. Biraz dinliyorum. Korece… Per’e dönüp “Şu hangi şarkıydı ya” diyorum. Per kulak kabartıyor. “Bilmiyorum” diyor. Korece değil mi ya diyorum. Yine tanımıyor. Allah Allah ben nereden biliyorum peki? diye düşünüyorum. Biraz daha sesin geldiği tarafa yaklaşıyoruz. Trabzanlardan aşağıya bakıyoruz bir sahne kurulmuş ve arkasında Snuper’ın dev posteri :D Posterde yazan; Snuper Debut… Japonya çıkışına denk gelmişiz. :D






 Şarkılar çalmaya devam ediyor. Ay bir inelim bakalım şuraya diyoruz. İnerken aklıma geliyor şarkıyı nereden hatırladığım. “”Oh my Venus’ün OST’si diyorum Per’e. Pek hatırlamıyor. Hatta telefonumda bile var o an :D Şarkının adı da oh my venus ve benim defalarca dinlediğim bir şarkı :D Snuper’ı tanımadan Snuper hayranı olmak :D Bir bakıyoruz. Çıkmalarına yarım saat var. Ay beklesek mi? diye düşünüyoruz. Beklemeye karar veriyoruz. Bildiğin heyecan yaptık yani... Düşünsenize görmeyi istediğiniz performansı beklediğinizi… İnsan aklını kaçırabilir… Çok kalabalık değil… Fanlar önde toplanıyor. Kameralar çıkarılıyor. Her şey hazır. Birazdan şarkılarıyla giriyorlar. 














Allahım ne tatlı şeysiniz siz öyle! Bu kadar sempatik çocuklar olur mu hiç! Bayılıyoruz resmen. Bir sürü de fotoğraf çekiyoruz. Bir de profesyonel kamera olunca dikkat ediyorlar bakıyorlar arada bir :D Yalnız elimde bir fancamler var aklınız hayaliniz durur :D Ahh diyorum Beast olaydı şurda… 1 saate yakın şarkılar, sohbet, komiklikler falan… Sonra handshaking başlıyor. Kalabalık olmadığı için kısa sürede bitiyor. O sırada fotoğraf çekmek yasak. Ne alakaysa? Biz de sahnenin yanından yürüyerek ayrılmak üzereyken Snuper da ayrılıyor. Bildiğin yanlarındayız: D El sallıyorum. :D El sallama modası :D Öyle yolcu ediyoruz pıtırcıkları… Yüzümüzde tebessüm ile ayrılıyoruz AVM’den.



SHIBUYA, GENÇLİK MERKEZİ...

İkebukuro’dan binip Shibuya’da indik. Hava kararmak üzereydi ve inanılmaz bir yağmur döktürdü. Istasyonun çıkışına ulaştığımızda Shibuya göründü. Tam da ekranlardaki gibi.  O renkli binalar. Hemen karşıda dk bir gol bir Haruma’nın video görüntüsü :D 




Sağda Kiko’nun posteri… Yalnız yağmur öyle yağıyordu ki istasyondan henüz çıkmamıştık. Çıkışın ağzında 15 dk beklediysek de durmadı. O kadar kalabalık ki… Bizim gibi bekleyenler de vardı istasyonun karşısındaki şemsiyeciden şemsiye alanlar da vardı. Fiyatını düşünerek duraksadık. Ama yağmur duracak gibi değildi ve zaman aleyhimize işliyordu. Shibuya’da aslında Japon’ların bilindiği gibi hiçte çirkin olmadığını keşfettim :D Arkadaş bu kadar değişik ve karakteristik yüzler olabilir mi? Mesela Hongdae’de kızların da erkeklerin çoğu birbirine benziyordu. Estetik yüzünden belki bilmiyorum ama Shibuya’dan mıdır nedir? değişik tipler vardı. Sonunda yağmura yenilerek 500 yene bir şemsiye almak zorunda kaldık. Bu arada yine açlık bastırmştı. Şu meşhur kavşaktan karşıya geçtik. Hani binlerce insanın birbirlerine çarpmadan sakince karşıya geçtiği kavşak. İş çıkışlarında 30 bini buluyormuş. Biz geçerken o kadar değildi ama epey kalabalıktı yine de… Ve kimseye çarpmadan nasıl yürüdüm hayret ettim. Resmen sakince karşıdan karşıya geçiyorlar desem… Şaka gibi… Böyle bir şey olamaz ki! Fizik kurallarına aykırı değil mi bi kere :D 




Büyük caddeden yürüyüp bir pizzacı bulduk. Napolis pizza… Peynirli, mantarlı pizza tabi ki… Sebzeli de doğru düzgün bir şeyleri yok ki... Herşeye domuz koyulur mu be… 





Shibuya bana göre şahane bir yerdi. Sokaklarda dolaşırken o kadar enteresan hissettim ki… Ginza’da ve Akihabara’da hissettiklerimin katlarca üzerindeydi. Seoul’un Hongdae’si gibiydi. İstanbul’un taksimi gibi :P Cıvıl cıvıl… 24 saat böyle bir yermiş. Keşke daha önce gelseymişiz diye düşündüm. Ayrıca şu kavşağı izlemek için oturulan meşhur Starbucks’a bile çıktık :D Ama orası da acayip kalabalıktı ve sadecce turistlerden oluşuyordu. Deli gibi oturmuş karşıdan karşıya geçenleri videoya çekiyorlardı. Biz de katıldık onlara. :D İnsana değişik geliyor napalım. Bir iki Japon vardı tabi ama onlar karşıdan karşıya geçenlerle pek ilgili değildi daha çok biz turistlere şaşkın ifadeyle bakıyordu. 



O ışıklardan 4-5 kez karşı karşıya geçtik desem :D Kalabalığın arasına karışmak. Shibuya beni sarhoş etti resmen… Sonra bir ara olduğumuz yerde durduk. Per bir yerde ben bir yerde fotoğraf çekmeye daldık. Telefonu tam tuttuğum yönde birisinin durduğunu fark edince telefonu indirdim. Bir de ne göreyim. Esmer tenli, çekik gözlü orta boylarda hoş görünümlü bir çocuk öylece karşımda durup gülümsüyor. Noluyo lan? dedi iç sesim :D Napıyo ki acaba diye düşünürken ve şaşkın şaşkın suratına bakarken hafifçe öne doğru eğilerek bir şey sordu. Ancak benim duyduğum şey tam olarak şuydu “Ar yu en enci?” Ne diyo ki bu diye düşünüyorum o sırada ve garip garip yüzüne bakıyorum. “Sorry” diyince ben aynı şekilde eğilerek söylediği şeyi tekrarladı. “Ar yu en enci?” Bunu söyledikten sonra da böyle bakıp bir gülümsüyor. Ben de enci hangi ülkenin insanıdır acaba diye düşünüyorum yemin ederim size :D Hani alışmışım ya İspanyol musun? İtalyan mısın? Rus musun? (Evet, Rus bile sandılar ama o kısma daha gelmedik zamanı gelince anlatacağım :D) Dolayısıyla bana bir şey diyor ama aklım o yönde çalışıyor. E ne cevap verdim doğal olarak. “Nooo” hatta uzatarak. Böyle ses kaydı koysam da taklitimi yapsam ancak :D Salak salak nöööö diyorum karşımda gülümseyen çocuğa… Ne bileyim ben ama :D Ben nöö diye ağzımı gerince bu “Are you sure?” demesin mi? Bir de İngilizcesi de Amerikan aksanlı :D Ya bi git ne diyo bu ya diyor iç sesim. O sırada Per olayı fark edip yaklaşıyor çünkü görüş alanıma o an giriyor :D

“Ne diyo anlamadım ki?” diyorum Per’e. Çocuk sonra da Per’e doğru eğilip söylüyor. Per’de angel diyor bu! deyince ben yerin dibine giriyorum. Oha!!! Saf saf Nöööö deyişim geliyor aklıma. Hayır, tabi ki de yes demicektim sonuçta ama safça bi ifadeyle nööö demek salakça oldu :D O dkdan sonra çocukla göz teması kurmuyorum. “Aa Ok!” deyip ilerliyorum.

Selfie ister misin? demesin mi birde… Gel bir de makas alayım demiyorum tabi… Yine nööö tenk yu diyerek devam ediyorum.

No diyo hala… Git artık nolur çok utandım zaten diye yalvarıyorum içimden… “Ok. see you. Have a nice trip veya başka bir şey hatırlayamıyorum sonunu şuanda” deyince bye dedim. thank you dediğini duydum en son. Hiç bakmadan çocuğa… Ama ne utandım bilseniz…

Shibuya’yı da böyle kapattım :D Ama sonrasında baya düşündüm durdum o anı… Muhtemelen turistleri durdurup böyle şeyler yapan tiplerden biriydi ama ben baya utandım o an nedense. Çok ani oldu. Bir de angel nedir ya? Ay şuanda bile utandım…. :D Neyse tmm kapatalım artık…


TOKYO TOWER BÜYÜSÜ

Shibuya’ya veda ederek Akabanebashi’ye geldik. İstasyondan çıkıp sağa doğru biraz yürüyünce Tokyo kulesi tüm görkemiyle size bakıyor. 


Kuleye doğru yürümeye başladık. 300 m kadar ilerden girişi vardı. Kulenin önünde binlerce foto çekildik. 



İçine girmek için bilet ofisine gittik. 330 m uzunluğunda bir kule ve 150 m’ye kadar çıkarıyorlarmış. Bir de 250 m’lik kısmı var orası daha pahalı ve öyle herkes çıkamıyor anladığım kadarıyla. Özel günler için falan yazıyordu. Çok zengin olursam bir doğum günü kutlamaya gelirim :D 900 yen ödeyip biletimizi aldık. Heyecan içinde asansörden çıkmaya başladık. Bizi yönlendiren elemanlar o kadar nazik ve tatlılar ki. Kız çıkarken bize bir şeyler anlattı ama Japonca :)

2. Kata çıkıyoruz diye 150 m çıktık :D 2. katmış orası. İçeri girip de o manzarayı görmek… Hisler anlatılır gibi değil… Büyülendim… Çarpıldım… Öldüm… Çok güzeldi yaaa… Doyamadım… Magic Knight Rayearth’ı hatırlar mısınız bilmem. Kızlar, “Cephiro” ile ilk kez Tokyo kulesinde tanışıyordu. Ordayken sihir onları buluyordu. Güzel yer seçmişler velhasıl… Oldukça sihirimsi bir havası vardı. Her an “Clef” bir yerden çıkacak gibi duruyordu. 








Bir de bu kulenin bir aşağı bakma penceresi vardı. Onu bulmaya çalıştım. Beast’in kulede yaptığı bir Japon programında vardı. Hani üzerinde duruyorlardı. Lookdown penceresi… Meğerse bir alt kattaymış. Per’e söyledim hemen gidip baktık. Gündüz olsa tabi ki daha iyi görünebilirdi. Işıklar vurduğu için çok yüksekte olduğumuzu çok hissedemedik. Yani aşağıya doğru bakarken. Yine de korkutucuydu. Fotoğraflarda pek çıkmadı. Yine de bırakayım şuraya birkaç tane…








Her şey harikaydı ya. Bir de iyice akşam olmuştu. Şehrin ışıkları falan… Tokyo olduğu gibi karşımızda duruyordu. Tokyo kulesindeydim işte sonunda… Çok duygulanmıştım. Çünkü küçük bir kızken “Bir gün o kuleye mutlaka gideceğim” dediğim gün dün gibi aklımdaydı. O günleri hatırlayınca. O kadar yıl geçmişti ve ben asla vazgeçmemiştim. Memleket özlemi gibi buraya doğru çekilip durmuştum. Onca yıl bekleyip 3 gün kalmak çok acıydı benim için ama maalesef bu kadar ayarlayabilmiştik. Allah nasip eder de tekrar gelebilirim inşallah. 

Biraz zaman geçince müzik başladı. Çok hoş bir performans duyuyorduk. Ekranlardan gösterildi. Önce canlı olduğunu anlamadım ama kulenin etrafını dönünce diğer yönde canlı müzik yapıldığını gördük. 



Allahım nasıl bu kadar iyi olabilirdiler! Solistlerden erkek olanının CD'si orada satılıyordu. Gerçekten almak istedim ama 27 Dolar civarına denk geliyordu. Yok artık dedim. Çektiğim videolar ile idare edeyim ben :)



Twitter'a bir şarkıyı yüklemiştim. Buyrun; https://twitter.com/maihoshi_/status/773884078680530944

Her bir şarkıda kendimden geçtim mest oldum. Stres atmak dedikleri şey buymuş. Daha önce de böyle stres attığımı, rahatladığımı hissetmiştim ama hiçbirisi bu kadar etkili değildi. Mest olmuştum resmen. Her bir şarkıyı videoya aldım. Sonradan o anları tekrar tekrar yaşayıp hatırlamak için… Sonuna kadar izledik, dinledik. Çok kalabalık olmamakla birlikte duyan geliyordu. Normalde kuleye çıkmak için sıraya giriyormuş insanlar. Biz çok şanslıydık o kadar az kişi vardı ki… Kolayca girdik, gezdik… İkimizde ayrılmak istemiyorduk aslında ama çok geç olmuştu. 

Ertesi gün Busan’a gidecektik. Kuleden çıkıp da arkama baktığımda inanılmaz bir şey hissettim. Burada bitmeyecek dedi birisi… Evet yine görüşeceğiz dedi kule bana… Bu sokaklarda tekrar yürüyebilecek miydim? Bu his gerçek miydi? Vedalaşmak istemedim bu yüzden… Tekrar görüşmek üzere diyerek ayrıldım…


Geldiğimiz şekilde 2 aktarma ile Asakusabashi’ye geldik. Otele ulaşıp çantamızı toparladık. Böylece Tokyo’da son gecemizi büyüleyici bir şekilde tamamlamıştık. Ertesi gün Kimshicho’daki 100 yenciye uğradıktan sonra Havaalanına gidecektik.

Seoul bir rüyaydı ama Tokyo benim için rüya içindeki rüyaydı… Kim gelirse gelsin Tokyo’da görebileceği şeyler bunlardı belki… Ya da vakti varsa daha fazlasını görebilirdi. Ama bu yaşadıklarımı başka kimse benim gibi hissetmeyecekti. Bu bana özeldi… Aynı şeyleri görebilirdik ama aynı şekilde hissetmemiz mümkün değildi… Hayatım boyunca çok güzel ve büyüleyici anım oldu ama bu gezi hepsinden farklıydı. Bu sıradan bir tatil değildi. Bu bir hayalin gerçek oluşuydu. Bazıları anlamıyor. Çocukça buluyor. Saygı duyuyorum. Ama ben buyum ve bununla gurur duyuyorum. Hayalimi gerçekleştirebildiğim için kendimle gurur duyuyorum. Kim ne derse desin…


ŞİMDİLİK HOŞÇA KAL TOKYO!!!
(9 EYLÜL CUMA)

Sabah 7.30 gibi kalkabildik. Biz gittiğimiz için Jetlag de etkisini kaybediyordu. Önceki gece aldığımız şeylerle kahvaltımızı yaptık. Hazırlanıp yola koyulduk. Öncelikle JR’nin istasyonundan bilet bakalım dedik. Orda makineleri kurcalarken aklımız karışmış halde görünüyorduk ki bir amca yaklaşıp sordu. 

Narita Airport deyince Hıı diyerek yanındaki bir kızı işaret etti. May I help you diyerek konuya giren sevimli kız resmen bizi diğer istasyondaki bilet alacağımız makineye kadar götürdü. O kadar sevimlitdi ki… Orta boylarda kısa saçlı güzelce bir kızdı. Bize hangi bileti alacağımızı, nereden bineceğimizi falan anlattı. İlk gelişiniz mi diye sordu? Evet dedik. Nasıldı? deyince büyüleyici cevabını verdim. Gülümsedi. Bilmemiz gerekenleri bize anlattı hatta bir ara görevliye gidip sordu parçaladı kendini resmen. Görev edindi ya bunu. Yani yardım ederken bunu zorla yapmadığı belliydi. Bir insanın hiçbir karşılık beklemeden büyük bir istekle başka bir insana yardım etmesi benim için çok akıl almaz bir şey. Ağlamama sebep oluyor. Gerçi biz Türkler’de böyleyizdir. Yardımsever. Her ne kadar bu özelliğimizi yavaş yavaş kaybediyor olsak da özümüzde böyleyizdir. Bu açıdan Japonlarla ortak noktamız olması hoş. Bir sürü teşekkür ettik ona. Vedalaştık. 

Hemen arkasından biletimiz alıp metroya binip 100 yen mağazasının olduğu Kinshicho’ya gittik. Livin alışveriş merkezinin 6. katındaki Daiso 100 yen mağazasını gezdik. Pek bir şey bulamadık. Bizdeki Japon pazarı mantığı ama gerçeği :D Bilgiğin gerçek Japon pazarına gitmiş olduk. İkebukluro’da istasyonda bir tane 100 yenci vardı oraya zamanımız geçmesin diye girmemiştik ama kesinlikle orda hediyelikler falan vardı. Eğer yolunuz düşerse oraya gitmenizi öneririm. 



AVM’nin alt katındaki italyan restorana girdik. Çok kalabalıktı. Görevli kız ismimi alıp beklememizi istedi. 2 dk kadar oturduk hemen gelip seslendi ama nasıl seslendi sama şeklinde :D Evet ismime sama ekini koydu :D Ay bir hoşuma gitti ki :D Güldüm gerçi ben :D Sama… Peynir ve domates soslu tavuk yedik. Acayip de lezzetliydi. Tokyo’ya geleli gerçek bir yemek yeyip karnımızı doyurmuş olduk.

Havaalanına gidecek olan tren Oshiage’den geçiyordu. Tokyo tower’dan sonra inşa edilen Skytree’nin olduğu yer. Ama ona çıkmadık. Bir sonraki sefere artık :)




 Oshiage’ye bir durak uzaktaydık. Metroyla oraya geçerek trenimizi bekledik. Limited express’e binip Narita Aiport Terminal 1’e gittik. Metroda son videomu da çektim. Yol boyunca çok hüzünlüydüm. Memleketten ayrılıyor gibi hissediyordum.



Herşeyden önce pocket wifi’ımızı post office’e (4. katta) teslim ettik. Uçağımız terminal 1’den kalkıyordu. Sonra kalan yenlerimizi aynı şekilde form doldurarak dolara dönüştürdük. Tüm bozukluk yenlerden kendim için ayırdıktan sonra… Ama en son free shoptan birşey alınca 10 yenim gitti ama per sağolsun onda fazladan vardı da bana verdi :*



Uçağımız Busan Air’di. Check-in bankosu doğal olarak Koreli’ler ile doluydu ve sarımsak kokusu ile… Ya arkadaş nasıl böyle bir şey olabilir. Sırf kokusu yüzünden yaşayamam diye düşünüyordum. Tabiki Seoul’da geçireceğim son günlerin güzelliğinden bihaber düşünüyordum bunu. Pasaport falan aynı işlemlerden  geçtik. Uçağa gitmek üzere aprondan bir otobüse bindik. Direksiyonu sağda olan bir araca ilk binişimdi. ehehe Şoför de bir sevimliydi ki... Herkese gülümsüyor ve saygı gösteriyordu. Allahımmmm!



Yalnız uçağa binerken bir garip olduğum doğrudur. Ağlamak üzereydim. Son adımımı videoya çektim. Ama yüklemeyeceğim :)

Şimdi de Kore’li hostesler… İki haftada 3 faklı milletin uçağına bindik :D


HOŞÇA KAL TOKYO TOPRAKLARI



AH JAPONYA AHHH
 (Genel izlenimlerim)

Uçakta Japonya’yı düşündüm. Daha doğrusu Tokyo’yu. İzlenimlerimi not aldım.

İnsan hiç bilmediği bir ülkeye nasıl özlem  duyardı? 9-10 yaşımdan beri yaptığım şey buydu! Benim Oraya gitmeyi ne kadar istediğimi bilen arkadaşlarımdan bazıları soruyordu. “Nasıl hissediyorsun?” diye… Buna verecek belli bir cevabım olamadı. Ne diyeyim ki? İyi mi? Bu “İyi” diyerek geçiştirebileceğim bir duygu değildi ki… Çünkü böyle hissetmemiştim daha önce. Biraz düşünüp sindirmeliydim. Ruhum dolmuş taşıyor gibiydi. Büyülenmek… Adlandıramıyorum… 

Daha fazla kalıp, uzun bir süre yaşayıp gerçek Japonya’nın nasıl bir yer olduğunu görmek, tanımak istiyorum. İşin aslı nedir? Böyle insanlar nasıl olabilir? Bu düzen nasıl sağlanabilir? Bilmek istiyorum. Derine inmek istiyorum. 3-4 günde insan ne anlar? Bu nedenle genelleme yapmak zorundaydım. Yani sonradan 3 gün gitmiş ahkam kesiyor demesin kimse… Ben ne görüp hissettiysem onu yazdım. Kore içinde aynı şeyler geçerli… Ne gördüysem ve bana nasıl bir tutum sergilendiyse onları paylaştım ve paylaşmaya devam edeceğim.

Japonya (Tokyo) dedikleri kadar abartılı olmasa da evet biraz pahalı. Öyle her istediğiniz hediyeyi alamıyorsunuz. Tabi TL’nin de 3 katı olunca… 100 yen 3 liraya yakın bir şeye denk geliyor. Mesela marketten bir suyu 100-110 yen civarı alıyorsunuz. Gerçi Avrupa’da da su 1 Euro. Yani onlara göre belki normal ama bize göre çok oluyor neticede 50 kuruşa su alabildiğimiz bir ülkemiz var :)

Meyve ve sebze nedense çok pahalı. Seoul’de de öyleydi. Ama sanırım Japonya biraz daha pahalı oraya kıyasla. Mesela bir adet muz evet, tek tek satılıyor, 100 yen (1 dolar civarı). 10 tane çeri domatese 190 yen verdik. 4 tane yuvarlak avuç kadar ekmek mesela 150 yen. Yani parayı yen olarak kazanmadıkça orada yaşamak zor olurdu.

Ayrıca akşam 7'den sonra indirimler yapılıyormuş. Akşam markette indirim reyonu görmüştüm sonradan öğrendim ki çöpe atmak yerine indirim yapıyorlarmış. Çünkü o gece kalanı ertesi gün satmıyorlarmış.

Şöyle söyleyebilirim; 6 eylül Salı günü öğle saatlerinde Tokyo’ya girip, 9 Eylül 17.30 civarında ayrıldık ve ben şahsen konaklama da dahil 3000 yen yani 300 dolar civarı harcadım. İçinde bir sürü hediyelik var. Gayet makul! İstenirse yarı yarıya düşürülebilecek bir fiyat bu… Kaldığını otel daha ucuz olabilir ve öyle her gördüğünüzü almazsanız gayete ideal bir fiyata birkaç gün geçirebilirsiniz. Bir daha gidebilirsem kesinlikle çok çok daha az harcardım.

Mesela kasada alışveriş yapınca sürekli saygı sözcükleri kullanıyorlar. Parayı da bir kabın içinde veriyorsunuz ve alıyorsunuz. Eğer elinize verilecekse iki elleriyle uzatıyorlar ve eğiliyorlar hafifçe... Hatta bir markette bir eliyle Per’e parayı uzatırken diğeriyle alttan eline destek olur gibi yaptı.

Ayrıca kaybolursanız yaşadınız :D Değmeyin keyfinize asdfadd çünkü yardım hemen orada. Bunu pek çok blogda okumuş hazırlıklıydım ama bu kadar da beklemiyordum. Yani bize de rastlar mı diye düşünmüştüm. Rastladı gerçekten. Dedikleri kadar varmış. Yaşlısından gencine yardım seviyorlar işte… Hayır insanlarda böyle anlamsız bir güven var :D Belki böbreklerini çalcam beni gideceğim yere kadar götürüyosun yani… 

Metroda elde telefon uyumalar bişeyler bir hareketler… Kimse de düşünmüyor şu telefonu çekeyim elinden durakta inip gideyim. Üçkağıt yok resmen!!! Sisteme bak. İnsan üzülmüyor değil. Ne hale gelmişiz. Bizim neyimiz eksik sanki!

Havaalanındayken gördüğümüz bir görevliyle göz teması kurmaya gör hemen başını eğip selam veriyor. Herkesle kankaymış modundaydım :D

Bir defa ne oldu? Belki basit gelecek size ama beni en çok etkileyen olaylardan biridir. Metrodayken Per bir koltuğa oturdu yanı doluydu ben de karşıya oturacaktım ki hemen yandaki kız ben oraya oturabileyim diye kalkıp karşıya geçti. Şok içinde ona doğru baktığımda başını eğerek selam verdi, gülümseyerek karşılık verdim ben de… Ağlamak istiyorum oğlum bana böyle iyilik yapmayın bak!

İnsanların baktığı doğru. Yabancı görünce bakıyor adam. Biz de çekiklere bakıoz ülkede noldu? Ama rahatsız da etmek istemiyorlar aslında. Rahatsız etmek isteyeni de bize rastlamadı. Eminim Duygu’nun tokyo ile ilgili anlatacak daha çok şeyi vardır :D:D chotto matteee Duyguuuuu… afdaddsf

Bir mağazaya girince özellikle sürekli saygı sözcükleri kullanıyorlar. Asakusa’da bir teyze hediyeliklere bakarken sürekli Douzo kara kudasai deyip durdu. Tamam teyze buyurcam ama bi seçeyim hediyemi deyip sonunda aldık neyse ki!

Bu arada kendime anı olsun diye manga alacaktım ama 2000 yenden başlıyordu dedim internetten İngilizcesini daha ucuza alabilirim :D Vazgeçtim o yüzden… Millet nasıl alıyor? Ben SNK mangalarını 9 liradan falan almıştım.

İşte böyle… Aklıma gelmeyen atladığım bir sürü şey daha var. Ancak sanırım hepsini yazabilmem de mümkün değil… Hem bazı detaylar bende kalsın :))

Ayrıca gezip göremediğimiz bir sürü yer kaldı. Özellikle Shinjuku ve Roppongi'ye gitmeyi çok istiyordum. Bir sonraki sefere inşallah :)

Bitiremiyorum orayı düşündükçe... Hadi bakalım...

Tokyo'ya kavuşmuş bir adet Mai'den sevgiler, saygılar...

Busan Maceramızda görüşmek üzere...



BUSAN MACERASI…


Keşke biraz daha vaktimiz olsaydı...

Uçaktan Busan’da indiğimizde o dakika itibariyle Tokyo’yu özlediğimi fark ettim. O an kendime bir söz daha verdim. Tekrar dönecektim oraya…
En yakın zamanda tekrar…

Airport Limousine ile Busan’da kalacağımız otele gidecektik. Otobüsün içinde 7000 won ödeyip biniyorsunuz. Koltuklar bordo renkte ve o kadar konforluydu ki.. Koltuk mesafeleri de geniş olduğundan arkadakini rahatsız etmeden rahatça yatırabiliyorsunuz. Bildiğin limuzin.. Biraz sonra zaten şampanyalarımız da geldi :D Şaka şaka neyse ki rahat bir yolculuk yapabildik sonunda…





Airport limousin bizi Hundae Beach Grand Hotelin karşısında indirdi. Bizim otel bu büyük otele yakın bir konumdaydı. Karşıya geçmek üzere kaldırımdan yaya geçidine yönelmek için yürümeye kalkışınca yolun kenarında insan boyundan uzun çim çitleri fark ettik. Kaldırım ve yolu birbirinden ayırıyordu. Bu ne şimdi yol ortasında diye düşündüm. Önce bir anlam veremedik ama sonra kaldırımdan yürümeye başlayınca nedenini anlamış olduk. Yanyana bir sürü vitrin vardı ve içlerinde hayat kadınları oturuyordu. O.o Kızlar çok güzeldi aslında ve çok enteresan giyinmişlerdi. Biz geçerken 2 tane kız bir adamla gülüşüp anlaşma yapıyordu :D ama adam da gülerek uzaklaştı. Fiyatta anlaşamamış olabilirler :D Biz nereye düştük diyerek hızlı adımlarla yolu bitirmeye çalıştık. Hayır çitler yüzünden yola da inemezsin, geri de dönemezsin mecbur o yol bitecek… Göz ucuyla baktığımda bazıları bize bakıyordu. Ne işleri var diye heralde :D  Neyse sonunda yol bitti de karşıya tek parça halinde geçmeyi başardık. Grand otelin onunden geçerken otelden gelen şarkıyla dans eden bir teyze gördük. Çok eğleniyor gibiydi. İlerde birkaç adam tebessüm içinde onu izliyordu. Otele nasıl ulaşacağımıza daha önceden bakmıştık. Akşam 10 gibi otele giriş yapabildik. Otel fena değildi. Full hd tv bile vardı daha ne olsundu. W two worlds’ü açtık HD görüntüsüyle keyif yaptık :D

Merhaba Busan… 10 Eylül cumartesi

Türkiye’den döneli 1 hafta olmuştu. Zaman öyle dolu geçmişti ki... Daha keşfedilecek neler vardı neler.. Her günümüz bir öncekine göre katlanarak güzelleşiyor ve gittikçe daha da keyif veriyordu. Aslına bakarsanız sonsuza dek sürsün istiyordum. Hiç bitmesin diye dua ediyordum. Ama böyle dilekler gerçek olmaz ne yazık ki. Neyse fazla uzaklaşmadan Busan'a döneyim;

Sabah erken kalkıp lobiye indiğimizde resepsiyon görevlisine metro istasyonunun yerini sorduk. O kadar nazikti ki bize dışarıya kadar eşlik ederek tarif etti. O yöne doğru giderken bir markete girip kahvaltı için peynir, kek ve süt aldık. Kek yumuşacık ve çok lezzetliydi. Bu arada muzlu sütleri de ayrı bir şahane.. O kadar güzel bir aroması var ki.. Mutlaka deneyin gidince…

Busan’da Seoul’dakinin aksine sokakta yürürken insanlar değişik değişik bakıyordu. Neyse metroyu bulup ‘Ticket Vending’ makinesinden 4500 wona bir günlük sınırsız metro bileti aldık. T-money kart Busan’da da geçiyordu ancak sınırsız bilet bizim için daha uygun olacaktı. 



Bileti aldıktan sonra istasyonun 7. çıkışından geri çıktık. Çünkü gideceğimiz yere metro hattı yoktu. Çıkıştaki otobüs durağından 181’e binip Denizin kenarına inşa edilmiş Haedong Yonggung-sa Budhist Tapınağına gitmek üzere yola çıktık. Otobüsten inince biraz yürüyüş yolu var. 10 dk kadar yürüdükten sonra tapınaktan ses gelmeye başladı. Arka planda birisi dua gibi bir şey okuyordu ama ilahi gibi düşünün. Filmlerde duyduğumuz gibi. Zaten tapınak bildiğiniz film seti gibiydi.

Tapınağın girişindeki pazar yeri...




Tapınağa doğru giden merdivenler

Ve sonunda film seti..










İnsanları ibadet ederken görmek o kadar enteresandı ki. Ayakkabılarını çıkarıp camiye girer gibi tapınağa girip secde ediyorlardı. 




Daha önce canlı kanlı görmediğim için çok şaşırdım. Kadının biri bildiğin rüku secde hepsini yaptı. Videoyu şuraya bırakayım siz de şaşırın..











Farklı dinlere ait ibadet yerlerine gitmek her zaman ilgimi çeker ve bana değişik hissettirir. İnsanların gerçekten nasıl da inanarak ibadet ettiğini görmek enteresan geliyor. O insanların orada bir heykelin önünde eğilip kalkması ilginç değil mi? Tüm dinlerin ahlak anlayışları ve felsefeleri özünde benzer hatta yakın olmasına rağmen ibadet şekillerinin bu kadar farklı olması bana çok ilginç geliyor. İnanç çok kuvvetli bir duygu... Yenilemeyecek yegane şey sanırım... 
Şimdi bu insanlara nasıl anlatırsın kendi inandığın şeyi? Mesela teyzeyi çevirip put o bacım napıon sen? desem anlamazdı. 
Sonuç olarak değişik ve güzel bir deneyimdi. Bir budist tapınağını bu kadar içinden görmek... 

Tapınaktan aynı şekilde ayrıldık.  
Aynı şekilde geriye dönüp 7. çıkıştan istasyona girdik. Sıradaki durak Türk şehitliğiydi. Metro ile Daaemyona gittik. Yalnız şu Busan one day pass varya 3 kez beni yarı yolda bıraktı. Kapılardan geçerken çalışmadı ve geçersiz kart uyarısı verdi. Ama her istasyonda bilet ofisi olduğundan her defasında gidip söyledim. Bana yeni bilet alıp verdiler. Hatta ilk çalışmadığında napacağımı şaşırdım bir amca durumu fark ederek “Office change” dedi eliyle işaret ederek. Artık üçüncü defa da gidince ofise adam beni hatırladı doğal olarak :D Manyetik ortamda mı kalıyor falan dedi. Telefonun yanında deyince o bozuyor olabilir dedi. O andan sonra cüzdanımda taşıdım ve gerçekten daha bozulmadı :D Meğer ben bozuyormuşum ahahha Aklınızda bulunsun yani :D

Neyse mezarlığa biraz zor olsa da ulaştık. 

Şehitliğe giden yolda karşımıza çıkan manzara;




Tabelalar sizi bir yere kadar yönlendiriyordu sonra yanlış bir yola saparak Hatıra müzesine gitmişiz. Epey de yürüdük. 


Orada görevli kadın bize yanlış geldiğimizi söyleyince yıkıldık. Biraz sohbet falan ettik. Yalnız geldiğimizi öğrenince “Ne kadar cesursunuz” dedi. Cesur muyuz? Kendi ülkemizden daha güvenli değil mi ya burası diyemedik haliyle… Neyse anlattığı tarife göre şehitliği bulduk. Türk mezarlığı girişte hemen soldaydı.












Girer girmez bir garip hissettik. 462 şehit Kore topraklarında yatıyordu. Onlara bir de şiir yazılmıştı.


 Duygulandık epey orada dolaşırken… Duamızı da edip biraz daha sessizce dolaşıp ayrıldık.


Sıradaki durağımız Gamcheon Cultural Village idi. Renkli köy… Tosong’da… Metro ile oraya giderken yaşlı bir teyze bizimle epeyce ilgilendi. Yaşlılar için ayrılmış koltuğa oturttu bizi zorla. Bana “üşüdün mü” falan dedi. Yaşlılar daha bir ilgili tabi.. Köye ulaşmak için Tosong metrosundan çıkıp sağa doğru devam edince Busan Cancer Center önünden yeşil minibüslere biniyorsunuz. Ama dikkat edin ve sıkı tutunun çünkü deli kullanıyorlar :D Ayaktaydık zaten herkes neredeyse ayaktaydı 5 tane falan koltuk vardı heralde :D Herkes uçuyor havada. Kimin eli kimin belinde, elinde, yüzünde :D Yanımdaki çocuğa kaç omuz attım o da kız arkadaşını korumaya çalışken kaç kez ezdi onu adsdsa komikti yaa.. 

Köy çok güzeldi. Hani köy dediklerine bakmayın aslında böyle mahalle aralarındaki eski tip evleri rengarenk boyamışlar adına renkli köy demişler. Bizim ülke böyle yerlerle dolu ama kıymet bilen mi var? Hey gidi hey… Köyün sokaklarını dolaştık. İnsanların evlerinin arasından geçiyorsunuz.. Daracık sokaklardan geçiyorsunuz…













Sokakların birinde Grafiti odası vardı. Beyaz duvarlı boş bir oda.. Duvarlar sürgülü aslında. Hmm nasıl anlatayım? Göstereyim en iyisi…











Gördüğünüz üzere istediğiniz yere istediğiniz şeyi yazabiliyor veya çizebiliyorsunuz. Totem yaptım odaya seneye Kore’deyim kısmetse :P Epey yetenekle yapılmış çizimler de vardı komik komik çizimler de vardı içlerinde…

Sonra başka bir oda daha vardı anlam veremediğimiz. Bakın bakalım siz anlam verebilecek misiniz? Etrafta bilgi alabilecek kimse de olmayınca öylece bakıp durduk. Bereketle ilgili bir şey olsa gerek…




Az önce anlattığım acı dolu ve komik yeşil minibüs seyahatinden dolayıdır ki dönüşte taksiye bindik hayatta kalabilelim diye :D 2900 won tuttu. Zenginiz de biraz :P

Sonrasında Yondonsan parkında Lotte Mall’e girip yemek yedik. Namsan tavuğu burger diye bir şeydi. Bir tur japon tavuğuymus. Sosu tatlımsıydı. Japon deyince içim bir şey oldu :(

Per Busan’a bayıldı aslında ama ben pek ısınamadım. Yani büyük konuşmayayım da orada yaşamayı seçmezdim. Seoul daha iyiydi. Daha hareketliydi. 

Lotte Mall’den geri çıkarak metro ile Gwangalli beach’e gittik. İstasyondan çıkınca 650 m yürüyorsunuz ama sonunda süper bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Bir de hava iyice kararmıştı. İşte bu kısmına ısındım… Gwangandaegyo Köprüsü… 








Güney Kore’nin en uzun köprüsüymüş. Işıklandırmaları harikaydı. Kocaman alabildiğince uzanan bir sahil ve karşısında uzanan köprü… Yine büyülendiğim anlardan biriydi. Bunlara ilaveten yine arkada busking yapanlar vardı. Bir grup genç sahne kurmuş şarkı söylüyor diğer yanda sihirbazlık gösterisi yapan bir çocuk…
Twitterda paylaşmıştım; https://twitter.com/maihoshi_/status/774566194690924544




Çiftini alan koşmuş gelmiş. Bu arada Kore’de çift olmayanı dövüyorlar. Daha önce yazdım mı hatırlamıyorum ama inanılmaz bir çift olma durumu var. Herkesin bir eşi var resmen. 1 saatten fazla kumların üzerinde oturduk rehabilitasyon gibiydi. Saat 9 gibi kalktık. Ancak biz dönerken gençlerin daha yeni yeni sahile gelmeye başladığını gördük. Süslenen koşuyor sahile arkadaş… Gece daha yeni başlıyordu aslında e peki biz niye mi döndük 😔 Sabah erken kalkıp Seoul’e gitmek içinçin-çin-çin-çin-çin-çinnn-çi-ç….. Pişmanlığın yankısıydı duyduğunuz…

Seoul'e dönüş... 11 Eylül Pazar 

Seoul’e gitmek için sabah 9.30 gibi otelden ayrıldık. Resepsiyondaki adam bizi yine dışarıya çıkararak otobüs terminalini gösterdi. Meğer o kadar yakınmışız ki…  Teşekkürümüzü edip ckeck out yaparak terminale geçtik. Terminale gitmeden önce şu meşhur Haeundae plajına inelim dedik. Dün akşamki sahil gibi kocaman uzanıyordu. Denize girmek için Güney Kore’deki en iyi plajlardan biriymiş. En meşhuruymuş. Birkaç fotoğraf çekilip ayrıldık. Biz gittiğimizde de bomboştu.


10 gibi terminaldeydik. Şansımıza 10 dk sonra bir otobüs kalkıyormuş hemen gişeden bilet alıp oturduk. Busan’da ilk gün bindiğimiz Airport limuzin otobüsündendi. Çok sevindim. Rahat bir yolculuk olacak gibiydi ki öyle de oldu. Yatırdık koltukları arkaya ohhh değmeyin keyfimize. 


Orda görünen açık renkli şey benim ayağım :D Evet ayakkabılarınızı rahatça çıkarabiliyorsunuz sıkıntı olmuyor :)

Seoul’e gidiyoruz. Yol boyunca Tokyo’yu yazdım. Pek vaktim olmamıştı. Detaylarıyla en ince ayrıntısına kadar yazdım. Hatta yol 4.5-5 saat kadar süren yol boyunca her şeyi yazacak vaktim oldu. Tokyo gezisinin çoğunu Busan’dan Seoul’e giderken yazdım yani…

Otobüsten inip önce Kpop stay’e gittik. Aslına bakarsanız eve dönmek gibiydi ulaştığımızda hissettiğimiz.
Ama daha gece yeni başlıyordu ve biz Hongdae’yi yeniden keşfetmeye çıkacaktık. Duygu ile Hongdae’yi defalarca tavaf ettik. Akşam gezilerimizi ne kadar özlediğimi fark ettim. Oradaki hayat çok başka arkadaşlar. Gidip görmek zorundasınız zorundasınız yani başka yolu yok. Gördüğüm yaşadığım şeyleri siz de görmelisiniz..

Hafta sonu geceleri Hongdae inanılmaz hareketli oluyordu. Busking tavan yapıyordu. İyi bir dans grubuna denk geldik. Dans grubunun içinde en dans edemeyen :D uzunca boylu, siyah giyinen, birazdan görürsünüz, gamzeli bir deluğanlı vardı gördünüz mü? hah işte o gamzeliydi yani belirtmek istedim :D

Buyrun gamzeler ay pardon arkadaşlar;










Bu arada videoların kalitesizliği için kusura bakmayın. Yüksek çözünürlükte yükleme yapamadım. İlerde hepsini youtube'a yükleyebilirsem iyi olacak...

Performansı sonuna kadar izledik. Sonrasında kızlar bunların etrafını bir sardı özellikle de gamzenin amaninnn ne pozlar ne pozlar. Ay bir tane kız çocuğun yanına gidip yüzünü falan elledi O.o Ne değişiksiniz kızım siz? Biz de arkada şaşkın şaşkın oturmuş olanları izliyorduk. Bunlar gittikten sonra bile aynı yerde oturmaya devam ettik. Bir ara bir sosyal deney yapalım dedik. Böyle sokaktan geçenlere "Bir bakar mısınız?" falan dedik. Türkçe olarak tabi.. Sese ne tepki verirler diye? :D İşsizi işsazı işsassızlık... Kimse dönüp bakmadı oğlum. Bağırıyoz dimi bişey diyoruz şurda... Sonra sigarasını söndürmeden önümüze fırlatan bir çocuğa bağırdım umursamadı bile. Ah bu gençlik :p

So Ji Sub'ın Hongdae'deki tavukçusunun önünden geçtik. Gelip sonra yeriz diye düşünmüştüm ama nasip olmadı. Seneye inşallah :p 




Sonrasında Club alanlarının oralarda gezdik dolaştık. Sabahlara kadar dolaşın hiçbir şey olmuyormuş. Sadece ilerleyen saatlerde sarhoş sayısı arttığı için laf atanlar oluyor ama rahatsız edici değil. Kendilerine faydaları yok :D İşte yabancıyız ya mesela "Hi", "Hello", "Nays tu miç yu" gibi kısıtlı kelime dağarcığıyla teşebbüste bulunuyorlar.. Siz cevap vermezseniz bir daha bir şey söylemiyorlar zaten. Yani en azından benim rastladıklarım bunlardı. 

Ayrıcaaaağğğğ biz bu akşam yine YG'ye gittik :D Ama bu defa çok şükür kimseyi görmedik de yine bir kazaya kurban gitmedik -_- Mazallah GD falan çıkar döneriz arkamızı uzaktan nispet yapar gibi el sallarız falan diye Allah GD'yi korudu bizden... Çıkmıyor aklımızdan arkadaş o yaptığımız acayip davranış T.T Neyse konu saptı drama bağlandı yine... 

Unuttuğum bir şey yoktur umuyorum...

Hongdae'de eğlenceli bir gecenin ardından odamıza çekildik çekilmesine de sonraki gecelerde bizi nelerin beklediğinden bihaberdik. Oysa daha neler olacaktı neler... Hayatımı etkileyecek, bir türlü normale dönmeme izin vermeyecek ve ruhumun döndükten sonra bile geri gelememesine neden olacak o olay yaşanmamıştı henüz... Birkaç gün sonra yaşanacaktı ve sonsuza dek anılarımda kalacaktı.

Seoul'de geçireceğimiz son 5 günümüz birbirinden anlamlıydı ve benim için en anlamlısı ve en güzeli sanki bilinçli yapılmış gibi en sona saklanmıştı. 

Son 5 gün yaşadığımız maceraları bir sonraki sefer anlatacağım... 

Görüşmek üzere...


KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM… 
SEOUL SONA YAKLAŞIYORUZ…

Big Eyes ve Han Nehri’nde Felsefik Dakikalar (12 eylül pazartesi)

Evet Seoul’deki son 5 günümüzün ilk gününe uyanmıştık. O kadar heyecanlıydım ki aslında… Sanki tatilimiz başka bir boyut kazanmıştı ve daha yeni başlıyordu. Çünkü aslında bu beş gün boyunca Seoul’deki hayata karışacaktık. Sabahları kalkacak, Kpop stay’in mutfağına inecek, kimi sabahlar guesthouse’un sağladığı “Amerikanvari” J kahvaltıyı yapacak kimi zaman hazır çorbamızı yudumlayıp Türkiye’den getirdiğimiz bademleri yiyecek, Per’in yanında getirdiği poşet çayımızı içecektik ve insanlarla sohbet edecektik. Sonrasında odamıza çıkıp hazırlanacak Duygu ile mutfakta biraz lafladıktan sonra Seoul’ü keşfetmeye çıkacaktık. Günün akşamında Hongdae’ye dönüp Duygu ile buluşacak ve gecelere akacaktık :P Tatilimizin birbirinden güzel günleri başlamak üzereydi.


Pazartesi günü hediyelik alışverişler için Myongdong’a gidelim diye düşündük. Sokak boyunca tezgahlarda hediyelik eyşalar veya yiyecek, içecek satan satıcılar vardı. Bir tatlıcının önünde durduk. Sattığı şey oldukça lezzetli görünüyordu. “Taiyaki” Bir Japon tatlısı… Balık şeklinde bir kek içinde tatlandırılmış kırmızı fasülye ezmesi var. Ayrıca isteğinize göre içini çikolata, patates, tatlı peynir vs ile doldurtuyorsunuz. Rastlarsanız mutlaka deneyin ben bayıldım. Bu şekilde görünüyor;



Myongdong’da yer altı çarşısı var ve hediyelikten tutun kpop CD’leri, idollerin posterleri, fotokartları, takvim vs gibi pek çok ürün bulunuyor. Aradığınız tüm idoller ile ilgili ürünler olduğuna eminim. Bir tane Albüm satan bir mağazaya yaklaştık. Satıcı adam içerden bizi fark ederek eliyle içeri girmemizi işaret etti. Dışardaki ürünlere bakıyorduk. Per GD’nin hangi takvimini alsam die düşünüyordu o sıra J Sonra adam dışarıya çıktı. Bizi içeri sokmaya çalıştı. Per de zaten içeri gircez şunlara bakıyoruz dediği halde adam ısrarla içeri çağırmaya devam etti. E tamam susacaksan girelim bari diyerek içeri girdik :P Sonrasında ne oldu dersiniz Cdci bizim pere asılmasın mı 😂 Ayrıntıları bir duysanız :D Per’in de iznini alarak detayları sizlerle paylaşmak istiyorum :D 

Öncelikle you big eyes ile giriş yaptı adam :D dedim aha da geliyor iltifatlar. Adam uçtukça uçmaya başladı. Per’e ilanı aşk etmeye başladı. Ben de gayet ciddi duruyorum kenarda :D izliyorum adamı acaba daha ne diyecek diye. Per’in de tek gayesi indirim yaptırmak adasdas Adama cevap dahi vermiyor gerçi ne desin :D Dialog tam sırasyla aklımda değil ama mesela bir ara “I’m swimming in your eyes” dedi resmen üstüne üstlük eliyle de yüzme taklidi yaparak :D sonra Per “bu albüm pahalı” falan diyor buna bu da”I’m falling love with your eyes” diyor :D Kasap et derdinde koyun can derdinde sizin anlayacağınız. Nasıl trajikomik adamın durumu :D Ama ben hala ciddi ciddi adama bakıyorum. Oysa şuanda yazarken bile gülmekten kırılıyorum :D. Sonra “How do you find korean men?” ve “Are you interested in Korean men” dedi. Per de “Allahını seversen şu albüme indirim yap da ağzını dağıtmadan şurdan insanca ayrılalım” bakışı attıktan sonra “İlgilenmiyorum Koreli erkeklerle” diyerek dünyanın en büyük yalanını söylerken bende başımla onay verdim. Yersen adasfdadsfdas Ya gerçi bizene Kore’li erkeklerden beğendiğimiz bazı kimseler Koreli ise bizim mi suçumuz :P Neyse… Sonra adam “Evli misin?” diye sorunca biranda arka planda Bruno Mars Marry you çalmaya başlıyor içeri Kore Belediye başkanı falan giriyor biz şok adam her şeyi ayarlamış. İşte Per şuan Kore’de o adamla evlendi falan afdsggadsgfdagdsa ay çarpılcam özür tamam… Şaka maka Per’in yüzünde tiksinme ifadesi vardı. Çünkü adam sarımsak kokuyordu :D Gerçi ne sanıyorsunuz orda herkes öyle kokuyor. Hayır mesela o adam G-Dragon olsa o da kokacak yani adasaf 

İndirim de indirim deyip durdu Per. Adam birazcık indi sonunda. Sonra siyaset falan konuştuk işte. Hayır, vallahi bu şaka değil ciddi olarak adam siyasete bağladı. O sorduktan sonra Türkiye’den geldiğimizi söyleyince “Orada güvende misiniz?” diye sordu. İçim acıdı valla ne diyim? “Elbette güvendeyiz sorun yok” diye cevap verdik bir de. “Olaylar oluyor dikkatli olun” dedi bize. Kendi ülkem için yabancı bir adam bana dikkatli olun diyor. Bakın bu acı dolu bir gerçektir. Söylenecek söz yok.

Alışverişimizi yapıp çıktık ama son muhabbet bizi etkilemişti. Bunun üzerine konuştuk bir süre.



Han nehrine gitmek üzere Yeouinaru 여의나루 durağında inip Hangdang parkı çıkışından çıktık. Burası Han nehrinin kıyısında kocaman bir parktı ve içinde tavuk-biracılar vardı. Hani onların meşhur ikilisi. Bir sürü insan tavuk bira alıp çimenlerin üzerine yayılmıştı. Ayrıca parkın içinde bir sürü çadır da vardı. 






Biz de bir tane tavukçuya girdik girmesine de çok pahalıydı be… Yani çok lezzetliydi ama 17000 won ödedik. Tavuğun yanında turşu görünümlü bir şey verdiler. Beyaz lahanaydı sanırım. Tatlıydı ve çok lezzetliydi. Buyrun;



Karnımızı doyurduktan sonra nehri gezmek üzere yürümeye başladık. 

Nehir havası deniz havası gibi geldi. Ev gibi hissetirdi. Nehir kenarında bir milyon küsür fotoğraf çekildik. Uzunca bir süre nehri ve karşı tarafları izledik. Kıyıda büyük tekneden restoranlar vardı ve çok iyi müzikler çalıyorlardı. Hep bildiğimiz güncel şarkılardı. Sonra parkın ilerisine doğru devam ettik.
















Bu arada Han nehri canavarı da varmış. Gerçekten… Bu da resmi. Etrafında çok insan olunca pek yaklaşmadık biz de rahatsız etmemek için. Her gölün her nehrin bir efsanesi var arkadaş.




Daha da devam edince karşımıza çok güzel bir görüntü çıktı;







Eveeeettt gördüğünüz ağaçlar sakuralarrrrr. Ama yapay Sakura. Yani ağaç gerçek ama çiçekler bezden yapılmış. O kadar gerçekçiydi ki emin olmak için dokundum. Yapay ağaç yapmışlar. Kişşşke benim olsa diyerek milyonlarca fotoğraf çekildim. Ay düşünsenize evinizde böyle bir ağacın olduğunu. Kenardaki trabzanlarda yine nehri izlemeye daldık. Yine şarkılar devam ediyordu. Çok güzeldi ya of.



Taş merdivenlere oturup, döndüğümüzde bizi nelerin beklediğini konuştuk. İçimi bir hüzün kapladı. Aslına bakarsanız Kore’de olmakla alakalı değildi belki de. Huzurlu olmakla ilgiliydi bu. Nerede olduğun değil nasıl vakit geçirdiğinle ilgiliydi. Huzurlu olduğun herhangi bir ortama ait olabilirdiniz. Japonya’yı düşündüm. Tokyo’yu... Orada doğmamıştım ama oraya ait olmalıydım. 20 yıldır çektiğim özlemi gerçekleşirince ve beklediğimden daha fazla mutlu olunca abartmadığımı anlamış oldum ve gerçekten oraya ait olma isteğiyle doldum. Dünyaya ait olmadığımız halde… Biz Per ile düşünceler içinde boğulup bunları birbirimizle paylaşırken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık bile. Ama ikimizin üzerine de bir garip enerji çökmüştü. Hayatı sorgulamak… Neden bu kadar huzurluyduk ki? Bunu anlamaya çalışmanın bizi yorduğunu fark edince ve saat geç olunca kalkıp metroya doğru yürümeye başladık.


Yine CUBE (13 eylül Salı)

Bugün Duygu’nun boş günüydü bu da birlikte takılacağımız anlamına geliyordu. Çok eğlenecektik çoookk onu silah zoruyla CUBE cafe’ye götürerek :D

Ama öncesinde bir kez daha Style Hub’a gittik birlikte. Bigbang’in simülasyonlarıyla fotoğraf çekildikten sonra Per’i GD ile başbaşa bırakarak Duygu ile biraz dolaştık :D Ordan çıktıktan sonra sonra yürüyerek Dongdeamun’a gittik. Pazar yeri gibi bir Avm vardı. Orda teyzeler bizi Rus sandı :D Türküz deyince de “Türkler bu kadar güzel mi?” diyerek gömdü :D

Taco’cuda yemek yedikten sonra elbetteki esas hedefimize doğru hareket ettik. 20 Space’e. Duygu’ya kahve ısmarlayacaktık ama Duygu kahve içmeyi sevmiyordu asdgfdsgas Ama noldu zorla içti. Kafe kalabalıktı ve kapıda siyah bir araba vardı. Hatta birkaç kameraman geçti kapıdan falan. İşte kesin burda bizimkiler diye düşündük tabi.

Bakınız bekleyen kızlar; 


Ayrıca şirketin önü de kalabalıktı. Ellerinde hediye olan süslü kızlarla doluydu. Tuvalete giderken fark ettik ki şirkete açılan bir arka kapı var ama tabi ki kartlı giriş :( Oradan şirketin giriş kısmı görünmekle birlikte kat planı da vardı. Kat planına göre 4.kat dans 6. Kat stüdyo odasıydı.

Bu arada Cafe’deki tek yabancılara biz değildik. 2 kişi daha vardı yabanzııı :D Geyiğin dibine vurduk tabi beklerken çünkü neredeyse 2 buçuk saatimizi orada geçirdik. Duygu bayılmak üzereydi :D “Şimdi Beast çıkarsa napıyoruz kimle konuşuyoruz” planları yapıyoruz biz tabi. :D Ama noldu o kadar bekledikten sonra artık umudumuz tükenince kalkalım dedik. Hayır, kızlar da hala bekliyor. Bir de bazıları makyaj falan yapıyor. Ya bir kız çantasından parmak düzleştirici çıkarıp saçını düzleştirdi ya gözümüzün önünde. Birinin makyaj çantası masada açık öylece duruyor. Dışarıya çıkıyor arada içeriye giriyor. Kimi bekliyonuz oğlum söylesenize diye bağırmamak için zor tuttum kendimi.

Sonuç olarak dışarıya çıkıp bir bakalım şirkete doğru dedik. 



Ne görelim hem 4. hem 6. Katın ışığı yanıyor. Eğer içerdeyseler ne zaman çıkacakları konusunda hiçbir fikrimiz yoktu. Hayranlar geceye kadar bekleyebilirdi belki ama biz bekleyemezdik. Kafamızda bir sürü soruyla binaya dışardan bir süre daha bakındık. O an nasıl göremeyizin derdini çekerken ve şu kat planını kontrol etmek için başımı telefona eğmeden hemen önce hemen karşıdan siyah giyimli biri uzun iki çocuğun geldiğini fark ettim ama yine de telefona bakıyordum. Ayrıca yolun tam ortasında duruyordum. Kızların arkamda gülüştüğünü ve adımı telaş içinde uzatarak söylediklerini duyunca başımı tekrar kaldırıp çocuklara baktım. 

Yine bir anlam ifade etmemişti ama uzun çocuğun çocuğun “yolun ortasında suratımıza bön bön bakan bu yabanzı napıyor” adlı bakışıyla karşılaştım. Başımı arkama doğru çevirdiğimde bizim kızların onlara ol verdiğini hatta Duygu’nun adeta reverans yaptığını görünce kimle göz göze geldiğimi anlamıştım. Ancak artık Pentagon’un arkasından bakıyordum. Yani onca saat bekleyip tam çıktığımız sırada onlara rastlamamız nasıl bir şeydi? Ne umduk kimi bulduk? Buna ne denir? Grubu nerdeyse göre göre tamamladık. Ancak Cube’ün kapısına doğru baktığımda hemen karşıda bir kaç hayranın hala beklediğini gördüm. Yani ya Pentagon’un diğer üyeleri ya da Beast hala içerdeydi. İçerde olmalıdı. Ama gitmek zorundaydık. Zaten Duygu’nun nerdeyse 3 saatini Beast beklemekle çalmıştık. :D Ama sayemizde Pentagon gördü.

Hongdae’ye döndük hüzün içinde. Çünkü Beast’i görebilme şansımız bitmişti.



Öncelikle Duygu’nun önerdiği çorbacıya girdik. Çok lezzetliydi;



Hongdae normalde hafta içleri hafta sonu gibi canlı değildi. Ama perşembe günü Chuseok bayramı olduğundan tüm hafta hareketli oalcaktı. Gerçi çoğu yer kapalı olacaktı ama gençler eğlenmeye devam ediyordu ve sokaklar sanatla doluydu. 

Yani Hongdae oldukça aktifti. Çorbacıdan sonra yine sokaklarda turlamaya başladık. Hash Swan’ı gördük :D Kalabalık arasından çıktı birden. Millet etrafında falan. 

Busking alanı yine kaynıyordu. Kızlar da bir konu hakkında konuluyor o sırada ben de arkadan dinlesek mi bir ses duyuyorum falan diyorum ama beni duyan yok. Yürüyoruz. Club tarafına doğru gidiyoruz. Ama benim aklım Busking tarafında hoş bir ses duydum ama neyse bir şeyler bizi çağırmış club alanına doğru. Ki neticede öyle de oldu. Kim Ki Duk’a rastladık… 

Öylece yürürken önümüzde bir adam belirdi. Duygu ile Per Kim Ki-Duk değil mi ya ne kadar benziyor diye konuçmaya başlayıca bir baktık hakkaten o çııktı. Ama sürekli isminden bahsettiğimiz için bizi fark etti. Bir ara arkasına döndü. Kimse tanımazken yabancıların tanımasına şok olmuştur. Yanında iki tane kız vardı. Onlarla birlikte yürüyordu. Duygu ismini söylediğinde yanımızdan geçen Kore’li bir çocuk bunu duydu ve adama dönüp baktı. Tanındığını anlayınca yanındaki kıza eğilip bir şey söyleyerek yollarını değiştiridler. Yol ayrımından bir anda sola döndüklerinde gözümle onu takip ediyordum. Kalabalık içinde öyle bir kayboldu ki böyle bir kaybolmak yok :D Adam bildiğiniz resmen yok oldu. Gözümün önünde ya! Nasıl olur? Hayret ettim vallahi. Birz yürüdük gittiği tarafa falan ama yok yani. Ünlü kotamızı doldurduktan sonra evimize döndük. :)

Hologramla gelen sürpriz (14 eylül Çarşamba)

Bugün Dongdeamun Culture &History parkta inip 13. çıkıştan çıkarak ışıklardan karşıya geçtiğinizde karşınıza çıkan dışı beyaz kafes gibi bina tam olarak Bingbang’in Hologram konserinin olduğu yer.

Biz de gerçeğine madem gidemedik hologramına gidelim diyerek kişi başı 33000 won ödeyip akşam 8’e biletimizi aldık. O arada vakit geçirmek için Namsan kulesine gitmek üzere binadan ayrıldık.

Namsan kulesine teleferikle çıkılıyordu. Gidiş dönüş teleferik bileti almanız gerekiyordu. 8500 won değerinde bir bilet… Şansızlıktan öldüğümüz için ve bayram arefesine denk geldiğimiz için deli bir kalabalık vardı. Saatler sürdü teleferik sırası bekledik. Bir de her ülkeden turistler vardı. Böyle bir değişikti. Eğer Kore’ye ilk defa gelip de şu manzara ile karşılaşsanız ve o anları yaşasanız var ya kaçarak uzaklaşırdınız. İnsanlar ne kadar saygısız ya. Kültür şoku oldu bizde. Neredeyse tamamı turist. Thai dili konuştuklarını düşündük. Zaten onlara benziyorlardı. Hintliler de vardı. Arap falan. Ay neyse ırkçılığa bağlayacağım birazdan o anı hatırlamak istemiyorum. Çok kötüydü ama Hologram konserini düşünerek modumu yüksek tutmaya çalıştım ama ben çalıştıkça arkamdaki kız sabrımı zorlayıp durdu. Bildiğin bilinçli olarak itiyordu kız beni. Bir şey deyip olay çıkarmadım ya ona şaşıyorum. Baya baya sabırlı bir insan olmuşum ben. Sonra sıra gelince bize teleferiğe binebildik ama ne teleferik şok olursun. Otobüs gibi doldurdular içine bizi. Tıkış tıkış… Sığdırmak için bir bastırmadıkları kaldı. Zar zor bindik hiçbir yeri de göremedim zaten nefessiz bir şekilde çıktık kuleye. Lazım değildi kulesi… Zaten gişede şok geçirdik çünkü çok kalabalık olduğundan 50 dakikadan fazla beklememiz gerekiyormuş. Neyy dedik yok o kadar zamanımız yok Bigbang konserine yani hologramına bilet almışız kule için kaçıracak değiliz diye kıza bi çıkıştık :P Sonuç olarak yetişemeyiz diye gitmedik. Aslında güzel görünüyordu o korkunç kalabalığı saymazsak. Issız bir zamanda gelinebilirdi. Teleferikle geri döndük. bu kez o kadar tıkış tıkış olmadık. Rahat indik ve video falan da çekebildim.












Bu arada Twosome vardı kulede. Bir kahvesini de içtik yani :)


Namsan'dan kaçarak uzaklaştıktan sonra...

Geriye dönüp hologram binasına girdiğimizde heyecanlıydık. Sadece hologram için özel çekilmiş bir konsermiş. Bu yüzden merak içindeydik. Ne izleyeceğiz acaba?

Sıraya girdik. :) Önümüzde iki tane teyze vardı :P  

Konser salonunun kapısı...


Biletlerimizi kesip bizi içeri aldılar. Öncesinde görevliler bizi kabinlere yönlendirdi. PSY’ın bedenine kafalarımızı oturtup fotoğraf çektiler. Sonra en öne geçip oturduk. Biraz sonra sahnede yüzlerimiz belirdi. Bedenimiz PSY :D Çok komikti. Ama çekim yasaktı. Hiçbir şey çekemedim kanıt yok bir şey yok. Sadece hafızam, anılarım. :(

Neyse bir süre sonra BIGBANG çıktı. Bad boy ile… Gerçekten iyiydi. Gerçek gibi. Tüylerim diken diken oldu. Gerçek konser nasıl hissettirir acaba diye düşündüm. Duygu bilir -_- :D

Bad boy'dan sonra kendilerini tanıtmaya başladılar. Sonra GD biranda dedi ki “ışıklar size vurduğunda ne kadar güzeller diye düşündüm.” Sonra “Hadi En güzel kim seçelim” dediler. Bir anda ekrana çekildiğimiz fotoğraflar dökülmeye başladı. Onların arasından seçmeye başladılar sırayla. Sahnenin yan tarafında ışınlanıp resimlerin üzerine ellerini koyarak Daesung ve Seungri “havalı bu” Taeyang “güzel” diyerek toplam 3 kişi seçtiler. Seçtikleri kişilerin fotoğrafları sahnede oluştu.

TOP bir anda “Şurda seksi birisi var ben onu seçiyorum” dedi. Ve pofff benim resmim oluştu. Ben şok ben wefad ben iptal. Kendimi orada öylece görünce çok garip hissettim. Sadece Hologramdı farkındaydım ama çok heyecanlanmıştım. Sonra bir anda sahnedeki bir kızın kafası yerine benim fotoğrafı koydular.:D Hepsi benimle fotoğraf çekildi. O fotoğrafı aslında bize verselerdi ne güzel olurdu. Ayrıca çekilmeden önce de Seungri “Bu insan mı?” dedi :D Fotoğraf çekimindedn sonra Top birden “oo çok güzelsin” dedi. Lan durun noluyoruz. Nasıl replikler vermişler size :D Bir anda sahnede bir gürültü koptu. Üyeler telaşa kapıldı. Ortalık yıkılıyor. Hologram çökmeye başladı. Leeennn inception. Hepsi rüyaymış meğer biz hiç Hologram konserine gitmemişiz :D 
Yok o kadar da değil elimizde ses kayıtları var hepsi gerçekti J Nolmuş yani görüntü almak yasaksa biz de ses kaydederiz :D Neyse sahne böyle çöktü falan duvarlar yıkıldı herkes kaçarken TOP ne yaptı dersiniz? 
Benim kafamın takılı olduğu kıza sarılarak onu kurtardı. Beni kurtarmış oldu sözde :D Bu olaydan sonra bir daha normale dönemedim :P :D Yok yok öyle bir olay yaşadım ki hemen ertesi gün Hologram uçtu gitti vallahi. Normale dönemediğim kısmı gerçek ama sebebi hologram değil. Sonra görevli bir kız gelip elime bir kart verdi. Üstünde çıkışta hediyenizi alın yazıyordu. Sonra fantastik baby ile konser devam etti. Tabi benim hala kalbim boğazımda. Kalbi boğazında atmak neymiş yaşadım. Sonra Bigbang konseri bitti ve G Dragon konseri başladı. Ama konserden önce GD ile ilgili bir sürü video gösterildi. Şöyle başlıyordu video GD’nin kendi sesiyle; “Who I am?”Çok vurucuydu çok ekileyiciydi. Sonra yazı şeklinde akmaya başladı. Hem İngilizce hem Korece… "Benim adım Ji-Yong Kwon. İnsanlar bana G Dragon diyor. Beni şarkıcı ve prodüktor olarak tanıyorlar. Ama bazen aslında gerçekte kim olduğumu düşünüyorum " Çok etkilenmiştik. Baya duygulandık. Tüylerim diken diken oldu. Per’in bir ara “Ağlayacağım galiba” dediğini duydum.

Sonrasında GD konseri başladı, esti, ve geçti… Ona da ayrı bir fanservis olayı vermişlerdi. İzleyicilerden yine birini seçtiler. Bu defa onun hologramını sahneye yansıttılar ve GD ona şarkı söyledi. Kız da ancak utandı. Yav Hologram o azcık tadını çıkarsaydın. Yüzünü sakladı durdu.

Konser sonrası dışarıya çıkar çıkmaz görevli kapıda beni işaret etti. Hediyem iki kişilik Hologram konseriymiş. Yuhhhhh ne diyosunnnnn diyerek boynuna atlamayı isterdim ama yapmadım tabi ki de. İnsanca teşekkür ederek kuğulll bi şekilde gişeye gidip hangi gün gidebileceğimizi konuştuk. Perşembe kapalı olduklarından (bayram dolayısıyla) cuma günü yani son günümüz L(( de gitmek üzere anlaştık. Ben biletimi Duygu’ya hediye etmek istedim. Diğeri zaten Per’indi.







Binadan hemen çıkmadık. O katta sadece konser yoktu. Mesela bir alanda Bigbang üyelerinin el kalıpları vardı. Bir yerde Style Hub’dakine benzer şekilde simülasyon kısmı vardı.
Diğer alanda bir sürü grubun çeşitli ürünleri vardı. Buyrun buradan bakalım;



































Eve döndüğümüzde Duygu’ya heyecan içinde tüm olanları anlattık. Yemek falan yedik. Sokaklar yine cıvıl cıvıldı. Arefe günü ya.. :)

Sonra ne mi yaptık? Saat gece 2.30 gibi GD instagramda bir fotograf paylaştı. Kızlar kesin “şirkette bu bak” diyerek kalkışa geçtiler. Asansörü şirkettekine benzetmişler. Gitmeliydik. Bir fırsattı sonuçta :D 3 gibiydi çıktık. 20 dakika kadar yürüdük. Gidene kadar aklımızdan neler geçiriyoruz. Geyiğin dibine vurduk. Görürsek şöyle yaparız böyle yaparız diye. Şirketin önüne geldiğimizde ortada bir ışık yandığını gördük. Ay kesin stüdyoda ve çalışıyor diye düşündük. Ama eğer öyleyse sabaha kadar çalışır çıkmaz dedi kızlar. Sabah olmasını da bekleyemezdik. Sonuç oalrak döndük. Dönüş yolunda da yine geyiğin dibine vurduk tabi. 

Sonrasında aslında YG’nin var olmadığını Harry Potter’daki ihtiyaç odası gibi ihtiyaç halinde ortaya çıktığını anlatan bir video çektik. Kore’de müziğe duyulan açlık sayesinde ortaya çıkan bir şirketmiş ve aslında herkesin kafasında yaşıyormuş . YG aslında yok :D GD yalan :D Geyik bitti evdeyiz. Saat 4. Yaptığımız şeyin adı çılgınlık mı fangörllük mü? Ayrıca hangisi daha kötü? Biz karar veremedik. Ama tüm günü düşününce epey uzun ve enteresandı. 

Bundan daha fazla ne olabilir ki? Bugün Nirvana değil de neydi? diye düşündüm. Ama benim için esas Nirvana daha gelmemişti meğer… Ahh ahh başıma gelecekler…

Son 2 günü hayatımı sarsan o sadece 2 günü anlatmak üzere döneceğim.. Görüşmek üzere...

KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM

Hayatımda bir milattır 15 eylül perşembe

Tabi ki önceki gece yaşananlardan sonra zıpkın gibi uyanmayı bekleyemezdik. Kahvaltıyı da kaçırınca güne kötü başladım. Tansiyonum biraz düşüktü. Ama bugün Gangnam’a gidecektik. Ayrıca bugün Chuseok bayramıydı ve çoğu yer kapalıydı. Aslında biz bugünü bayramın ikinci günü sanmış ve ilk gün Gangnam’da her yer kapalı olur diye ikinci gün gitmeye karar vermiştik. Meğer yanlış planlamışız. Sonuç olarak bayramın birinci günü gitmiş olduk.

[Hongik istasyonundan line 2 ile City hall tarafına binip Wangsimni’de inip Apgujeong Rodeo için sarı hatta transfer yaptık.]

İndiğimizde tabi ki önce bir şok olduk çünkü in cin top oynuyordu. Her yer kapalıydı. İnsan bile yoktu sokaklarda neredeyse.



Bunlar da Per'in elinden Gangnam;


İnsan yok demiştim değil mi?

AOMG’nin kafesi Dudart’a gittik ama o da ne? Kapalıydı!!! Per yıkıldı. Bir de söyleniyoruz. “Bayramın ikinci günü de kapatılır mı?” diye. Tabi o sıra bilmiyoruz birinci günü olduğunu. “Neyse yarın tekrar geliriz bari, açılır heralde” diye karar verdikten sonra So Ji Sub’un şirketine 51K’ya gidelim istedik ama yanlış bölgedeymişiz. O zaman en azından kafesine gidelim dedik. Tekrar metroya binip turuncu hatta geçtik. Apgujeong’da inmemiz gerekiyormuş.

[AOMG için; line 2 yeşil hatta binerek Wassimi’de iniyorsunuz. Oradan Apgujeongrodeo’ya geçerek 5. çıkıştan çıkıyor ileriye doğru biraz yürüdükten sonra ilk sağdan içeri giriyorsunuz. Biraz ilerleyince karşıda görünüyor.]

Metroda ağır ırkçılığa uğradım. Bir kadının yanında iki koltuk boşalınca Per oturmak için yeltendi. Ben de kadınla onun arasına oturmaya calıştım ama kadın çantasını koltuktan çekmedi. Hiç istifini bozmadı. Koltuğun ucuna zorla oturabildim. Karşı koltukta bir adamla kadın bir çantaya, bir kadına, bir de bana bakıyordu. Kadın hala -oğlu mu ne- kendinden baya genç biriyle konuşuyordu. Korktu heralde oğlunu elinden alırız diye. Oğlu da bişey olsa tövbe yarabbim. Sinir. Resmen terbiyesizlik yaptı. Sonra bir sonraki durakta yanımızdaki inince Per bir koltuk kaydı ben de onun yerine geçip oturdum. O sırada Koreli bir adam gelp benim boşalttığım ve kadının çantasının olduğu koltuğun önüne yaklaşınca kadın çantasını hemen toplayarak ona yer açmasın mı? Ben şok. Karşıdaki kadın ve adam da hala ona bakıyor. Fark ettiler durumu ve kınadılar onu muhtemelen. Neyse işte her yerde var demek böyle insanımsılar.

Apgujeong’da indik inmesine de 51K orada değildi. Resmi web adresinden falan baktık ama adresi pek çözemedik. Şirketi bulamayacağımıza kanaat getirerek TwoSome Place’e gittik. Cafe sinemanın alt katında orta büyüklükte bir yerdi. Oturmadık aslında bir bakıp çıktık. Öyle anlatıldığı gibi So Ji Sub resimleri falan da göremedim açıkçası. Adres aynı ama Cafe biraz değişik geldi. Daha önce Namsan kulesindeki TwoSome’da kahvesini içmiştik. Bu arada Kore’nin pek çok yerinde şubeleri var. So Ji Sub tutmuş Kore’yi hey gidi hey… Kahvesi çok lezzetli bu arada… Ayrıca Per’in dediğine göre Master’s Sun’da kızın sürekli gidip hayaletle oturduğu kafe de burasıymış :)

Karşısından geçip çekmedim ya yanarım yanarım ona yanarım...



Duygu ile buluşmak üzere Hongdae’ye döndük. Çok acıkmıştık. Kızlar KFC’den bense Moms touch diye bir yerden peynirli soğanlı tavuk aldım. Ay ne kadar lezzetliydi yalnız. Yolunuz düşerse mutlaka deneyin derim. Hongik üniversitesi ana giriş kapısının hemen yanında bir yerde. Yarım tavuk 5500 won değerinde :) (Yani yarım tavuk parçaları pane ile kızartılıyor)

Hostelde yemek yedikten sonra üstümüze bir halsizlik çöktü anlatamam. Birbirimizin gözünün içine bakıyoruz çıksak mı diye? Çıkmasak olmaz şunun şurasında kaç günümüz kaldı? İkiiiiiii T.T

Ama çok da perişanız. Bittik, tükendik artık.. Bir yandan da “busking alanında kimbilir neler vardır?” diyoruz. Sonuç olarak çıkmaya karar verdik ve iyi ki de çıkmışız. İyi ki gitmişiz oraya diyorum. Ya o yorgunluğa yenik düşseydik. Başımıza gelecek olanları ya hiç yaşamamış olsaydık. Ya böle bir performansı hiç izleyemeseydim. Zaten haberin olmayacaktı diyebilirsiniz ama öyle bir şey değil işte. Sanki o anı yaşamak için yaşandı her şey… O ana gelebilmek için, o sesi duyabilmem için geçirdim onca şeyi… Hayatın sürprizlerle dolu olduğunu biliriz ama yaşayınca bir başka hissederiz. Tanımlayamayacağım bir duygu içine çekildim o akşam. Etkisi şuanda hala sürüyor. Hatta artarak devam ediyor. Geçebilecek mi geçerse ne kadar sürecek emin değilim.

DİKKAT!!! Bundan sonrası yoğun duygusallık içerir… :P

Şimdi size Türkiye’ye dönmeme iki gün kala tatilim boyunca başıma gelen en güzel -evet itiraf ediyorum Japonya’da yaşadığım anlardan bile güzel- olayı anlatacağım. Anlamayabilir, abarttığımı düşünebilirsiniz. Okumama hakkına da sahipsiniz. Ben sadece duygularımı paylaşıp onları ölümsüz yapmak istiyorum. Çünkü yazarsanız unutulmaz olurlar… Tüm detaylarıyla yazarsanız işte o zaman canlanır, ruh kazanırlar. Kelimeler anılara dönüşüp etrafımda uçuşuyor şuanda. Kulaklarımda hala çınlıyor sesi. Çıktığı her notayı hatırlıyorum. En ufak detayına kadar. Hiçbir şeyi bu kadar net hatırlamamıştım. Beynim benim değilmiş gibi…

BAZI ANLAR VARDIR KELİMELERİN TARİF EDEMEDİĞİ VE BAZI ANILAR VARDIR YAŞAYANIN DIŞINDAKİLERİN ANLAMASI İMKANSIZ OLAN…

Son akşamları iyi değerlendirebilmek için Hongdae’nin yine altını üstüne getiriyorduk. Her sokağına giriyor her yere ayak izimizi bırakıyorduk. Biliyorsunuz Karaoke Kore’de epey meşhur bir etkinlik. 노래 방 (Nore Bang) adlı mekanlar var. Bazılarının dış kısmı tamamen camdan oluşuyor ve içerisi görünüyor. Gidip denemeyi çok istedik aslında gerçi Duygu daha önceden gitmişti. Hal böyle olunca etrafta boş Nore bang aramaya başladık. O kadar talep var ki boş bulmak zordu. Bu da kaderin bir cilvesiydi aslında. Eğer karaoke yapsaydık… Aman Allahım ya yapsaydık… Korkunç!!! Asla yaşayamayacaktım o anları…

Biz tabi avare avare geziyoruz. Busking alanına girdik. Yetenek avcısıyız ya dolaşıyoruz keşfetmek için :D

Ne yöne doğru gittiğimizi hatırlamıyorum ama busking alanının girişine yakın taraftayken bir anda kulaklarıma ulaşan bir müzik esintisiyle tüylerim diken diken oldu. Daha o dakikada o sesin büyüsüne kapılmıştım. O an Disney filmindeymişim gibiydi her şey… Hani filmlerde olur ya karakter duyduğu sesle büyülenir ve sesin sahibini yenilemez bir iştahla arar. Aynen öyle merak ettim kim bu diye? Bu ses kimden geliyor olabilir? Bir sesi nasıl tarif edebilir ki insan? Bir ses nasıl tanımlanır mesela? Belki yaşattığı hislerden bahsedebilirim. Ancak bu hissiyata bile kelimelerim yetmez. Hani her şey aslında tam olarak o noktada başlamıştı. Yüreğinden kopup gelen o büyülü sesi kulağıma çarptığı anda sihirli bir değnek ile dokunmuşcasına sanki yıllardır buz tutmuş kalbimi bir anda çatlatarak yeniden atmasına neden olmuştu. “Say something I’m giving up on you…” kulaklarımdan çok ruhumu doldururken biraz daha ileriye biraz daha derken kalabalığın arasından sesin sahibi görünmüştü. Şok geçirmiş şekilde kızlarla birbirimize baktık. Böyle bir ses şuncacık çocuktan mı çıkıyordu? Benim için bir mucizeydi deneyimlediğim. Karşıda öylece oturmuş minik ayaklara sahip ufacık tefecik görünümlü sevimli yüzlü bir çocuk... Şarkı söylediği esnada kendisinden geçerek siyah sık dalgalı saçlı başını ileri geri sallayarak ritim tutması görülesiydi. Yuvarlak yüzüne büyük gelen gözlükleri… Fotr şapkası... Sempatik tavırları… “E bu civcivvv” diyebildim. O andan sonra o bizim için bir civcivdi. Ama sesi o mikrofonla bulustuğunda ortaya çıkan müzik şöleni için dağarcığımda yeterli sözcük bulabileceğimi sanmıyorum. Şimdi size durumu daha da derin betimlerdim ama utanıyorum. Tüm detaylarını hala daha en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum.

Sanırım en genel tabirle sahnesine aşık olduğum bir performans izledim. Hala kulaklarımda yankılanıyor çünkü sesi. Hala her gün büyük bir istekle çektiğim onlarca videoyu izliyor ve videolardan mp3 yaptığım şarkılarını dinliyorum…

Neyse ana geri dönersek birkaç şarkı daha söyledikten sonra birden “son şarkı” dedi. İçimdeki sızıyı anlatamam. Bu kadar mıydı mutluluğum? Sonra yanındaki kıza tuvalete gidiyorum diyerek ayrıldı. Duygu’nun çevirisi sağolsun 😁

 “Club alanlarına doğru geçelim biraz dolaşalım da geri döner bakarız belki tekrar çıkar” diye düşünerek oradan ayrıldık. Giderken bizden biraz ilerde yoldan karşıya geçtiğini geçerken de şebeklik yaptığını fark ettim. Ayaklarını penguen gibi sağa sola atarak karşıya geçti gitti. Manyak mıdır nedir? :D Acaba tekrar çıkar mı diye düşünüyordum yürürken... O dakikadan sonra geçtiğimiz sokakların, attığımız adımların farkında değildim. Büyülenmiştim işte… Olay bu kadar basit ve aynı zamanda çok karmaşıktı. Herkesin başına gelebilirdi. Benim kabahatim değildi ya! 40 dakika kadar oyalandık. Sonra geri dönmeye karar verdik. Ama kalbim o an neredeydi nerde atıyordu hiçbir fikrim yoktu. Alana yaklaştığımızda aynı büyülü sesi duymak dünyanın en güzel duygusunu yaşıyormuşum gibi hissettirdi. Bu bilmediğim bir histi. İlk kez tanıştığım. Bildiğim tüm duyguları unuttum. Bu bilmediklerimdendi. Koşar adımlarla ilerleyip önünde durduk. Allahım! Rüya gibiydi. Bu kadar yetenekli insanların olduğu bu yeri nasıl bırakırdı insan? Nasıl bırakabilirdi? Sonsuza dek bu şekilde yaşayabilirdim. Sonsuza dek orada dikilip onu dinleyebilirdim. İnsanın başına hayatı boyunca böyle şeyler çok nadir gelmez mi? Veya kaç kere gelir ki? Tokyo tower’daki grubun performansı da beni inanılmaz etkilemiş, büyülemişti ki geri döndüğümüzde videoları izliyordum açıp açıp ama bu çocuk onun bile üstüne çıkınca şok oldum. Şasırdım transa geçtim. O an… Beynimde sadece o an vardı. Ne söylüyorsa dinledim, hissettim ve yaşadım. Farkındalık yaşadım. Normalde kaç defa bulunduğum anı yaşamışımdır ki… Hep bir sonraki hamlesini düşünmez mi insan? Bir saniye veya dakika veya saat, gün, ay sonra yapacaklarını planlamaz mı? İçinde bulunduğum anın tadını çıkarabildiğim, içinde bulunduğum anı gerçekten hissettiğim bir an yakalamıştım hayatımın bu diliminde… Bu farkındalık bana inanılmaz bir huzur getirmişti. O ana dek yaşadığım tüm acılar, tüm gerçeklikler, tatile gelmeden önce yaşadığım zor zamanlar, hayatıma dair tüm kaygılarım buharlaşıp uçmuştu. Ruhumdan sökülüp uzaklaştıklarını ve hafiflediğimi hissettim. Bu çocuk sadece aracıydı. Hayatımda böyle bir ana ihtiyacım varmış da o gönderilmiş gibiydi. Başkası bile olabilirdi ama oydu. Hakkında hiçbir şey bilmediğim genç bir çocuk… Bu anı kaybetmek istemiyordum. Bu yüzden her saniyesini kaydetmeliydim. Ama ne şanssızım ki tatilin her günü yanımda taşıdığım kameram o an yanımda değildi. İşe bak!!!... Telefonun hafızası aldığı kadar kaydetmek zorundaydım. Kızlar da sağolsun tüm hafızalarını bana ayırdılar :D

Sadece performansı ile ilgili sayfalarca şey yazabilirim. Onca insan arasında yalnızca ben mi böyle hissediyordum peki? Bazıları sadece yoldan şöyle göz ucuyla bakıp geçiryordu. Aklım almıyordu. Nasıl etkilenmezlerdi? Benim hissettiklerimin aynısını olmasa da benzerini hisseden var mıydı acaba? İnsanların yüzüne baktığımda normal davranıyorlardı. Ben neden bu kadar fazla duyguyla dolmuştum peki? Yüzümdeki o şaşkoloz ve kalple dolmuş ifadeyle öylece seyrediyordum.
Birisini bekliyordu. Çünkü başka bir çocuk gelip gitarını onun yanına koyarak gitti. Bu da, arkadaşının gelmesini beklerken bize performansını sergiliyordu. Şaheserdi benim için… Bu arada biz de hemen arka çaprazındaki banka oturduk. Arkasından çekime başlamıştım :D Uzunca bir süre bizden bihaber çaldı. Çünkü karşısındayken bizi fark etmişti ve ara sıra bakıyordu. Biz banka oturunca gittik sanmış olabilir. Bir süre sonra sanki varlığımızı bir anda hissetmiş gibi şarkının ortasında başını geriye doğru çevirdi. Tabi o öyle bir anda dönünce ben de kısa süreli bir şaşkınlık içinde kaldım. Hatta bizi gördüğü an sanki hiç beklemiyormuş bir ifadeye büründü ve bir de üstüne şarkının sözlerini unuttu hahah!

Şuan 16 Eylül Kore saatiyle 14.09 ve ben bu satırları hala dünün sarhoşuyken yazıyorum. Sonra başka bir şarkıda da dönüp bakarak söyledi. Kameraya tam da!!! Çok mutluyum! Hiç tanımadığım daha önce hiç görmediğim daha adını bile bilmediğim bu insan 2 saat içinde nasıl bu kadar tanıdık ve bildik bir hale gelebilirdi. Fan servis yapıp durdu resmen. Sürekli kameraya dönüyordu. Ama en güzeli de ne biliyor musunuz? Bu anların hepsini kaydetmiş olmam. Bir şarkı daha sonra su içmek için duvara dönüp şişeyi alacağı sırada bize baktı yine. Birden elini sallayarak “anyong” demesin mi? Sonra ne dedi biliosunuz musunuz? “Onı nara saramiyeyo?” O.O Biz Toki deyince el salladı gülümsedi. Bir şey söyledi ama o kısmı anlamadık. Sonrasında fanservise devam etti. Önüne geçip çektiğimde bile kameraya bakışlar gönderdi. Sıpaaaaa!! Tabi ki sempatik tavırları ona daha da ısınmamıza sebep oldu. Burası bir gerçek ama en büyük etki sesindeydi.

Sonrasında Jason Myraz’ın Lucky şarkısını söylemeye başladı. Şarkının nakarat kısmında birden arkasını dönüp bakarak söylemesin mi? Ve bunu benim kaydetmiş olmam. Ayrıca bu anı karşıdan başka birisinin daha kaydetmiş olması. Sonradan tesadüfen görüyoruz bunu. Şarkı anında arkasına dönüyor bekliyor bir saniye kadar çünkü o sırada ben telefona doğru bakıyorum. Onun döndüğünü görüyorum telefonu biraz daha ona doğrultuyorum. Gülümsemişim bir de J O da gülümseyerek söylüyor. Anaaa olaya gel! Len oğlum bak git!

Çalarken arada bir saatine bakıp yorumlarda bulundu. Diğer beklediği çocuğa göndermeler falan. Biz de doğal olarak o gelince bu bitirecek diye düşündük. Sonra bunun beklediği çocuk geldi. Gitarını hazırlamaya başladı. Aralarında biraz konuşmalar falan geçti. Geç kaldığı için takıldı ona. Sonra tabi kendi gitarını falan bıraktı. Ortadaki para çantasını kenara çekti falan. Bitti diye tabi ben bitik ben yıkık… Sabaha kadarı bırak günler sürse orda dinleyebilirdim o şekilde. Ben de para koymak istedim çantasına ama utandım önce. Sonra amannn diyerek bir gazla arkadan dolaşıp önüne geçtim merdivenin kenarında parasını saymaya başladığı anda ben de yanına yaklaşıp çantasına bir miktar para koyup “You’re so good” dedim. Başını kaldırdı, gülümsedi ve elini şapkasının kenarına doğru yaklaştırıp selam verip “Thank you” dedi. Sonra arka planda Toygar Işıklı çalmaya başladı birden “Bu bir vedaaaa bir tebessüm yaz güneşine……… Mağlubum…” Toygar bir dakika dram yaptırma bana diyerek müziği susturdum. Biz de o sırada yürüyoruz ters istikamette. Çünkü bitti sanıyoruz L Derken birkaç adım sonra diğer çocuk söylemeye başlamasın mı? Yine birbirimize baktık. “Ama bu da çook iyyyiiii” dedi Duygu. Ona katılırken gözlerimden kalp fışkırdı etrafa :D Duygu cümlesini bitirir bitirmez kurulmuş gibi bacaklarımız bizi geriye çevirdi. Kendimizi bir anda onu da izlerken bulduk. Gerçekten o da çok yetenekliydi ama bende diğeri kadar etki bırakmadığı da bir gerçekti. Yani çok iyi bir performans dedim. Ama yazdığım, yazacak olduğum hisleri bana yaşatan o değildi L
Bizim ki hala merdivenin dibinde oturuyordu. Bize 4-5 basamaktan oluşan merdivenin başında dikildik. Yukardan izliyorduk. Kızlar merdivenin hemen yanındaki alçak duvara oturdular. Ben ayakta duruyordum. Birden dönüp kızlara “Bu ikisinin düet yaptığını düşünebiliyor musunuz? Düşünemedi!” dedim. O an öyle istedim ki içten. Öyle hissederek söyledim ki. İkisini orada izlersem kalbimin dayanamayacağını düşüdüm. Bak abarttığımı sandığınızı biliyorum. Ama abartıyorsam bir daha Kore’ye gitmek nasip olmasın hahah aha da büyük yemin ettim. Ben bu düşünceler içinde kıvranırken bizimki yerinden doğruldu. Boşalttığı çantayı güzelce tekrar ortaya koydu. Anlamsızca onu izliyordum. Ne yapıyordu? Hemen akabinde gitarını hazırlamaya başladı. Diğer çocuk hala daha söylemeyi sürdürürken… Gözlerim heyecandan kocaman açılmış halde kızlara döndüm. Gülüştük gülüşmesine de bu şaka olmalıydı. Kore’deyken dua kapılarım epey açık olmalıydı. 

DÜET YAPIYORLAR OĞLUUUMMM!

Daha ilk şarkıdan büyülenmiştim. Kızlar dalga geçiyordu yandan. Fotoğrafımı bile çekmişler ben izlerken gizlice. Gözlerimden fışkıran kalpler görünüyor resmen… Telefonum izin verdiği sürece çekim yapmaya devam ediyordum. Eski video ve fotoğafları yedeklenmemiş olma ihtimaline karşın saklıyordum ama yer açmak için hepsini sildiğime inanamıyorum. Shibuya videolarını bile!!! Bu performans için 20 yıllık hayalimin içinde bulunduğu videoları sildim ben ya!!! Düşünün ne hissettiğimi o an!!! Gerçi yedekleri vardı tamam ama bilemezsiniz silinmiş bile olabilirdi.

Büyülü anlara dönecek olursak ben onları çarpılmış bir halde izlerken kameraya bakmayı sürdürüyordu bizim civciv. Bu kez yerim çok güzeldi. Tam üst karşısı… Direkt olarak başını hafif yana çevirdiğinide karşı kaşıyayız eheh. Yalnız biraz önce fan servis aldığımızı düşünerek yanılmıştım çünkü esas fanservis şimdi başlamıştı. Bir göz süzmeler bir poz kesmeler. Elimde bir fancamler var akla zarar. Yarın öbür gün ünlü olduğunda ortaya çıkaracağım :D:D Şaka bir yana bir sebepten ötürü videoları yükleyemeyeceğim. Üzgünüm…

Bu böyle sürüp gitse keşke diye düşündüm. Saat 12’yi çoktan dönmüştü. Artık 16 Eylül içindeydik ve gitmemize bir gün kalmıştı. Son kalan günlerimde bu yapılır mıydı arkadaş? Beni mahvettiniz! Ne şarkılar ne şarkılar söylediler. Bruna Mars’lar (Just the way you are), Coldplay’ler (Yellow, Scientist), Prince’ler (Purple Rain), Jason Myraz’lar (Beautiful Mess, Lucky), John Mayer’ler (Gravity), Ed Sheeran’lar (Thinking Out Loud), Sam Smith’ler (Not the only one), Michael Jackson’lar (Love never feel so good) hatırlayamadığım daha neler neler! Korece’de söyledi birkaç tane. Kendi bestesini de söyledi ki o an onun kendi şarkısı olduğunu bilmiyordum. Sonradan öğrendim. “봄 바람” (Bombaram) Spring Breeze, Bahar Rüzgarı ismi… Repertuvarı inanılmaz iyiydi ve İngilizce parçaları söylemede başarılıydı. Yalnız en Nirvana performansına Purple Rain söylerken ulaştı. Öyle bir cover yapmıştı ki çarpıldım. Beynim uyuştu. Aklım çıktı. Kim olduğumu unuttum bir an. Nerede olduğumu…

Her şey harika giderken bir anda oluşan sessizlikle sarsıldım. Neler oluyor deyince Duygu "arkana bak anlarsın" dedi. Döndüğümde polis arabasından inen polisleri fark ettim. Herkes -ben de dahil- aaaa diye bir ses. 11’den çıkardı. Saat gece 1’di sonra busking alanında çalmak yasaktı. Ama seyirci gitmeyince çalmaya devam ettiler. Zaten geç saatlerde gizlice çıkmak gibi huyu var bizim civcivin. Sonradan stalklayıp tanıdığım kadarıyla :D Aslında ne kadar yorulduklarını fark ediyorduk. Ellerinin ve boğazlarının acıdığını. Civciv bir ara kulağını tuttu. Kendi sesini duyamıyor gibi yaptı. Bunu yaparken de göz ucuyla bakmasın mı? Bir de mimiklerini kullanmada usta diyebilirim. yüzünü şekilden şekile sokuyor şebek. Ellerini falan açıp kapatıp parmaklarını sallıyordu. Ay yavru ya nasıl üzüldüm. Kendi sesini duyamaz, ellerini hissedemez oldu çocuğum. Çocuğum! :D

Belki de polisin gelmesi bir nebze sağlıkları açısından iyi mi oldu ne? Bilmiyorum ama benim içim kan ağladı. Benim için pekiyi olmamıştı. Nerde görcektim bir daha L Biz aaa diye bağırınca bizi nasıl susturdu görseniz. Elini ağzına götürüp “şşşiii” yaparak herşey yolunda imajı sergilemesi… Hemen toparlanmaya başlayınca millet de dağılmaya başladı zaten. Peki biz ne yaptık bekledikkk!!! Bir daha böyle bir fırsat bulamayız diye düşünerek konuşmak istedim. Birkaç kız bizim civcivin-bizim!:D- etrafını sardı. Aralarında yabancılar da vardı. Diğer çocukta birden “Ben de ingilizce biliyorum niye kimse benimle konuşmuyor” demesin mi? Ama bunu İngilizce yerine Korece sordu :D Yerler onu. Duygu’da “İngilizce biliyor musun?” diye Korece sordu. “Birazcık” dedi eliyle de vurgulayarak. “Belki de o yüzden kimse konuşmuyordur” diye cevap verdi Per. Gülüştük. Sonra yanımıza yaklaştı. Bu defa İngilizce olarak devam ettik. “Sosyal medya hesabınız var mı?” diye sorduk. “Biz takım değiliz” dedi önce. “Ha o zaman iyi geceler” deyip dağıldık. Ya sen ne diyosun tabiki “Sorun değil” dedik. Instagram id mi unuttum dedi. Yazmak istedi IG’yi açtı Per. Telefondan yazdırdık. “Selfie çekelim mi?” diye sorduk. Tamam deyince çektirdik. Sevimli çocuktu. Onun da adını küçük koymuştuk. :D Çünkü bizim civcive abi diyordu. Ayrılmadan bize “Sizi Kore’ye hangi rüzgar attı” dedi :D “Kore’ye sizi ne getirdi?” Sadece gezmek için dedim ben o ara. Halbuki “For you” Daha doğrusu “For him” desene :D

Sonra konuşma sırası kime geldi? O.O Şuanda gözümün önünde ona doğru yaklaşmamız ve bize doğru dönmesi…

Yakından acayip bir havası vardı. Ya da bana öyle geldi bilmiyorum kızlara sorun :D.

“Sosyal medya hesabın var mı?” deyince o da biz takım değiliz dedi. Yav anladık ver şu adresi artık diye söylendi iç sesim. O da göstermek istedi. Hemen telefona davrandım. Per hemencecik açtı İnstagram’ı, büyük bir soğukkanlılıkla arama sekmesine girdi uzattı ona doğru telefonu. Bildiğin cooldu kız:D Peki ben? Bırak IG’yi bulmayı telefonun tuş kilidi nasıl açılıyor onu bile unuttum. elefonun ışığı bir yanıyor bir sönüyordu. IG’nin simgesi neydi? IG’ye nasıl girilir? Nasıl arama yapılır? Sosyal medya ne demek? Çocuğa ne sorduğumu bile bilmiyordum o an!!! Çünkü o minnak çocuk yanına gittiğimizde devleşti gözümde. Ben mi küçüldüm ya da. Minicik oldum. Cep boy. Neden ki? Psikolojik olarak öyle hissettim. Hatta bir ara “Sen boy muu attın noldu?” diye sordum. Sormadım tamam. Tamam uzun da değildi ama daha kısa durmasına rağmen 1.70 vardı. Çok tarzdı. Zaten ilk gördüğümüzde fark etmiştik bir tarzı olduğunu :D Bir de cooldu yani daha fazla anlatamicam şimdi utandım durun. O sıra “Grubum var” (I have a band) dedi. Bir dakika bekle şurda ölüp geleyim. Ses tonunu böyle yakından duymak da çok değişikti. Çok etkileyici bir sesi vardı çocuğun resmen ya! Manyak mısın oğlum? Utanır insan böyle ses olur mu? :D Neyse Per vardı iyiki de yazdı çocuk telefondan. Ekledi. Sonra başka bir şey yazarak bu da kendi hesabım dedi. Hesap gizliydi. Per’in telefonundan istek gönderdi. O.o Alllaaaammmm. Kendine istek göderdiiiii.

Onunla da selfie çekilmek istedik ama istemez olaydık. Elimden telefonu alarak kendisi çekti. Yılın en korkunç selfiesi ödülü alır. İğrenç çıktık 😂 Komple yani o da dahil hatta biz ondan daha güzel bile çıktık ahah Diğer çocukla olan fotoğrafı ben çekmiştim gayet de başarılı ve hoştu. Ama bu neydi öyle hala bakamıyorum. Çarpılmış gibiyiz. İbretlik foto. Sağdan ışık süzülür kameraya, Per eliyle engellemeye çalışırken yüzü parlar, soldan başkalarının bacakları karışır. Karanlık, yüzümün yarısını yamultmuş. Sanki yüzüm takma birazdan yere düşecek gibi. Kuran yakan kızlar. Kısmetse demek. Hayır fotoğrafın güzel olup olmadığına da o an bakamıyorum çünkü telefon kullanmayı unuttum :P Yok o da var ama sebep o değil. Çünkü telefonda gram yer yok. Tek bir fotoğrafı açacak hafıza kalmamış. Neyi sileyim her şey o zaten. Neyse bize o ara “Nerelisiniz?” diye sordu ama biz Turkey derken “Ah hatırladım” dedi beden dilini de kullanarak. Böyle elini salladı öne doğru. Allah iyiliğinizi hatırladım tabi dermişçesine.. Yerler seni eti puf dedim. Tam ayrılırken Per “You’re so good” dedi “I know” demesin mi bıcırık. O an geri dönüp sen bi havalara girdin ne oldunuz siz ne oldunuz hemen diye bağırmaya başladım. :P Sulanmayalım…


Geçip kenardaki duvarda oturduk. Bir türlü gidemiyoruz. Gidemiyorum daha doğrusu. Kimsenin gitmesine de izin vermiyorum. :D Neden mi? Çünkü yetmedi bana. Yine duymak istiyorum. Bir süre sonra kalkmak zorunda kaldık. Döndüğümüzde uyuyabileceğimden emin degildim ki öyle de oldu. Ayrıca yaşamsal faaliyetlerimi nasıl yerine getirdiğimi de unutmuştum. Ruhsuz bir beden gibi ama canlı oalrak dolaşır olmuştum. Kulağımda kulaklık elimde videosu sabaha kadar izledim defalarca defalarca… Sabah bir hüzün kapladı içimi çünkü son günümüzdü. 16 Eylüldü. Sabah Gangnam’a gidecek Dudart’ın cafe’sinde oturacaktık. Sonra da Duygu ile buluşup kazandığım hediye biletlerle Hologram konsere gidecektik. Yani Per ve Duygu girecekti. 

16 eyl Cuma Son gece Nirvana!!!

Başınızı çok şişirdim son gece de bir sonraki sefere kalsın...
Son gece son mutluluğum!!!
Görüşmek üzere...



KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM

16 eyl Cuma Son gece Nirvana!!!

Öglen gibi Per ile AOMG’nin Apgujeong’daki cafesine gitmek üzere yola koyulduk. Atmosferi çok hoştu. Bir kahve içip, tatlı yiyip bir süre oturduktan sonra ayrıldık. Son günümüz olduğu için epey karamsar bir muhabbetimiz oldu aslında. Geriye nasıl dönecektik. Her şey bizi o kadar etkilemişti ki… En önemlisi güvenlik… Rahatlık…  Kafeden ayrıldıktan sonra tam karşıdaki başka bir kafenin önünde tek başına oturmuş bir genç vardı. Kapıdan çıktığımızda bir anlığına bize doğru baktığını fark ettim. Zaten etrafta kimse yoktu. Yoldan geçenler sadece bizdik. Per çocuğun önünden geçtikten sonra heyecanla “Shineeee Onew” dedi. Sonra emin olmak için geri dönüp tekrar geçelim diye düşündük. Geçtik de… Per o olduğunu onayladı. Bacağı sarılıydı ve sandalyeye uzatmıştı. Yanına bir adam gelmişti. Per hemen twitter’dan sorguladı :D Gerçekten de bacağı sakatlanmış. Bir ünlü daha gördük yihu diyerek ayrıldık :P :D Per’e “Neden konuşmadın?” diye sorduğumda “Rahatsız etmek istemedim. Belki de insanlardan kaçmış burada oturuyordur” dedi. Aslında düşününce mantıklıydı ama onca yol gelmişiz bi anyong diyeydik bari…

Oradan Gangnam Kpop Star Road’da yürüyerek idol ayıların fotoğraflarını çektik. @aloneesa Suju’yu da senin için çektim J :*






Sonra Duygu ile buluşacağımız Dongaemun history and culture parka geçtik. Hologram konserinin olduğu Lotte fit’in önünde buluşarak 9. kata çıktık. Onlar konsere girerken ben de arkada bir masaya tüneyerek civcivin videolarını açtım. Konser boyunca izledim durdum :D Bu da konser nolmuş J O sıra yanımdan YG ayısı geçti. Buyrun;




Hologram konseriyle ilgili SPOILER veriyorum şimdi dikkat;

Bu YG ayısı konser sırasında bir ara içeriye giriyor ön sıralara yakın dolaşıyor. Size dokunuyor, vuruyor, şakalaşıyor falan. Hatta bize de dokunmuştu gelip. Sonra sahneye çıkıyor. İçinden bir anda GD çıkıyor ama o kısım hologram :D SPOILER bitti.

Duygu ve Per’in fotoğrafları da (Hani konser girişinde fotoğraflarımız çekiliyordu ya önceki bölümde bahsetmiştim) GD nin eski sevgilileri kısmında çıkmış :D Bu da bişeydir diyerek konser sonrası oradan ayrıldık.

Hongdae’ye döndük. Neden? Çünkü bugün epey kalabalıktı ve civciv belki de tekrar çıkabilirdi kim bilir? Tüm gün içten içe bu akşam çıkması için dua ettiğime inananır mısınız? O sesi tekrar duymak istediğime... O performansı tekrar izlemek istediğime... Adeta bir fangörldüm. Çorbacıda :) yemek yedikten sonra busking alanına geçiş yaptık. Yalnız o tadı asla unutamayacağım galiba :( 




İnanılmaz bir kalabalık vardı. Bir gitarcı çocuk döktürüyordu. Deli bir kalabalık sarmıştı etrafını. Kendisi de delinin tekiydi zaten. Çılgın gibi çalıyor millete bulaşıyordu.

Diğer taraftan rap yapan ve dans eden gençler vardı. Bir duvarın kenarına oturup dinledik. Ama itiraf edeyim o an tek düşündüğüm ve kulaklarımda çalan tek şey bizimkinin sesiydi. Saat 23.30 olmuştu. Çıkmamıştı. Hostele geri döndük. İçim kan ağlayarak… Son gecemize bak! diye yakınıyordum. Böyle mi bitecekti? O boşluğa düşmüştüm bir kere… Nasıl kurtulacaktım? En azından bir kez daha dinleyebilseydim. Diğer taraftan valizimizi hazırlamamız gerekiyordu. Çünkü sabah uçağımız vardı ve erken kalkmamız gerekiyordu. Bir süre Duygu ile salonda oturduk. Duygu ile çıkarlar çıkmazlar muhakemesini yapmıştık o kadar ama çıkmamışlardı işte… Yine de bir garip hissediyordum. Sanki bişeyler bitmemiş gibi... Ama bitmisti işte... Duygu ben yürüyüşe çıkarım deyince “Nereye gideceksin?” diye sordum. “Dolaşırım öyle” dedi. “Bir şekilde ağzımı açıp ben de geleyim” demedim işte. Belki yalnız kalmak istiyordur diye düşündüm. Ay ne düşünüyosun git afdsfadsaf Yani o cümle ağzımdan çıkmadı bir türlü. Sonradan söylediğine göre meğer Duygu’da benden geleyim dememi beklemiş. Kaderden öteye gecemezsiniz!!! Sonra ben odaya geçip arka planda civcivin videolarını açarak valizimi hazırlamaya başladım. Her şarkı hançer gibiydi. Size bana yaşattığı hissiyatı tarif etmek ne kadar zormuş bea. Daha önce Rado’nun sesini duyduğumda bu şekilde hissetmiştim. Ama bu Rado’yu da geçti. Sesini beğendiğim hatta bayıldığım çok insan oldu ama bir şekilde Rado bana daha farklı bir şeyler hissettirmişti tıpkı bu civcivde olduğu gibi ama daha ötesi!!! Müzik öyle mucizevi birşey ki birden kalbinize ulaşıyor ve tüm ruhunuzu esir alıyor. İsteseniz de geri dönüşü olmuyor artık! Ona çekiliyorsunuz... İnsan böyle anıları biriktirmek için yaşıyor işte. Bu müziğin büyüsü değil de ne? Mesela bu gece için yazılan kaderim ben daha bebekken daha uzakdoğudan ve hatta müzikten haberim bile yokken yazılmış mıydı? Gittiğim bambaşka ve oldukça uzak bu ülkede bu şekikde bir deneyim yaşayacağımı kim bilebilirdi. Bir zamanlar bir dizi vardı Aşkın peşinde. Jade vardı esas kız izleyenler bilir. Lucas daha önce hiç tanımadığı ve görmediği Jade’nin dansından öylesine etkilenmişti ki sonsuza dek onunla kalmak istemişti. Oradan ayrıldığında bile Jade hiç aklından çıkmamıştı. Onu görme isteğiyle hep ona çekiliyordu. Ben de sonsuz süre boyunca dinleyebilirdim onu ama o sonsuza dek söyleyemezdi muhtemelen :D

Neyse geceye geri dönecek olursam en son valiz toparlıyordum ne oldu o ara? Derken telefon titremeye başladı. Per “Duygu arıyor whatsapptan” deyince önce bir şaşırdım. Açtığımda ses kesildi. Sonra bir baktım msj atmış bir sürü. Merakla baktığımda bir de ne göreyim?.

"Civciv burda… Küçük olan şarkı söylüyor civciv onu seyrediyor.” kelimeler telefondan kopup yüzüme çarpıp duvarlara sıçradı. C,K,V,S,O her bir harf paramparça oldu odanın içinde yüzmeye başladı. Kaderin işine bakar mısınız? Ya da tesadüf müydü? Çok istediğim için mi olmuştu? Aklıma ilk gelen soruyu sordum “Gitari falan yanında mı?”. ”Yok” dedi Duygu. Sonra o sihirli soruları sordu. “Geliyor musun? Bekleyeyim mi?” Bunda düşünülecek bir saniye bile yoktu. Hayatımdaki pek çok şey için düşünebilirdim ama o an sorunun cevabı açık ve net bir şekilde ortadaydı. Son gecemde sesini bir kez daha duyabilme ihtimalim varsa ne valiz hazırlamak ne de uyumak zorundaydım. Bunun için günlerce uyumadan kalabilirdim bayılıp düşene dek… Uyku her zaman bulabileceğim bir şeydi ama o anı bir daha nasıl bulabilirdim ki? Ayrıca diğer çocuğu dinlemek de çok hoştu. :P Pijamalarımı giymiş makyajımı çıkarmıştım. Öğrenemediğim şey "Hongdae’de her zaman hazırlıklı olmalısın!"dı. 😂 Makyaj işime yaramayacaktı, kulaklarım yeterliydi. Sadece üzerime sokakta giyebileceğim kıyafetimi geçirip dışarıya koştum. Yağmur yağıyordu. Hızlı adımlarla yürüyordum. Biraz koşuyor sonra duraksıyor sonra tekrar hızlı adımlarla yürüyordum. Aklım uçmuş gibiydi. Düşündükçe yaptığım şeyi idrak ediyor tekrar düşünüyordum. Saat gece 01.00’ e geliyor. Film sahnesi gibi… Ne yapıyorum? Ben… Ne tam olarak yapıyorum?...


***

Ne yapıyorum? Sonradan pişman olacak mıyım? Tüm gün hayal edip gerçek olmasına ne demeli? Bir şeyler vardı hissettiğim. Garip bir şeyler. Bu muydu? Şarkı söyler miydi? O performansı tekrar görür müydüm? Görürsem kalbim dayanmaz diyordum. Dayanmaz mıydı? Peki, nasıl bırakıp giderdim? Son gecemdi! Son gecem miydi? Neden bu kadar heyecanlıydım? Neden beni bu kadar kendisine çekmişti? Neden şuan ona doğru koşuyordum? Daha önce tanımadığım, hiç bilmediğim, hiç duymadığım bu sese doğru neden özlem ve mutluluk içinde koşuyordum??? İlham olmuştu bana sanki onu görmek… Onu gördükten sonra bana düşündürdükleri enteresandı. Eğer yaşım daha genç olsaydı hayatıma müzikle devam ederdim. Zamanında yapamadığım, yaptırılmayan seçimi yapardım. Çünkü o minnak haliyle adeta bir ilham perisiydi.  Hala abarttığımı düşündüğünüzü biliyorum. Ama bu böyle bir hissi yaşamadan anlayabileceğiniz birşey değil sanırım. Tüm bu düşünceler içinde koşar adımlarla busking alanına yaklaştığımda tam alana girişte bana el sallayan Duygu’yu gördüm. Çiçekliğin kenarında oturuyordu.

İşte tam olarak şurda;


ühüüüüüüüüüüüü


Yanına gidip oturduğumda hemen karşıda Küçük’ün çaldığını fark ettim. Duygu "Civciv arkadaşları ile ileri doğru gitti"deyince bana bir haller oldu. Ne demek gitti T.T Yine kafamda bin soru... Beklemeli miyim? Bir yanım elbette bekle bu gece söyleyecek bu gece duyacaksın onu derken. Diğer yanım şu saçmalayan iç sesini unut diyordu. Ben de öylece arada kalmış karar vermeye çalışıyordum. Yağmur da biraz hızlanmıştı. Çaresizce bakınıyordum gittiği yöne doğru. “Yürüyelim biraz” diyen Duygu’nun önerisiyle busking alanı tarafına doğru yürümeye başladık. İleri doğru gidip bir yerlerde oturduk. Sonra Saat 2’ye gelirken önce bir hostele uğrayalım diyerek geri döndük.  Busking alanının girişine doğru geri yürümeye başladık.

Girişin başındaki turist infonun oraya yaklaşınca bir hareketlenme fark ettim. Her şey film sahnesi gibiydi. Olacakları biliyormuşsunuz ama size birileri unutturmuş gibi. Sanki senaryoyu daha önceden okumuşsunuz o an aklınıza gelmiş yapmanız gerekenleri yapıyorsunuz ve olması gerekenler oluyormuş gibi.  Ama aslında hepsi tesadüf eseriymiş gibi davranıyorsunuz… Oradaki mevcudiyetine dikkat kesilince, sırtında gitarı ile onu orada gördüğümde önceki gece hissettiğim tüm o hissiyat bir rüzgar olup gelip yüzüme çarptı. "Çalacak" aklımdan geçen tek kelime buydu. “Duyguuuu burada gitarı sırtında” daha başka ne söyledim hatırlamıyorum. Saçmalamış olabilirim. İyice yaklaşmıştık. Sanki hayatımın yarısı o sokaklarda geçmiş gibiydi. Daha da ilginci hayatımın büyük çoğunluğu onu aramakla geçmiş gibiydi. Ne kadar saçma değil mi? Ama oldu işte…  O ana gelebilmek için çok fazla uğraşmış gibi…  Önceden yaşadığım hayat o an o kadar uzaktı ki benden… Sadece o an vardı… Yine farkındalık yaşıyordum. Anı hissetmek!!!... Anın içinde kaybolmak… Bir dakika öncesi veya sonrasına değil o ana kilitlenmek… Yaklaştıkça nereye bakacağımı şaşırdım. Ne ona bakabiliyorum ne önüme ne ileri… Sahi oradan tam olarak nasıl geçtim acaba? O anı kaydetmiş olsalarmış keşke izlerdim şimdi. Nasıl göründüğümü merak ediyorum. O duyguların bedenime nasıl yansıdığını görmeyi isterdim. Duygu ile tam önlerinden geçerken ‘küçük’ iki elini iki yana açmış şekilde turist infonun üstü kapalı alanından bize doğru yürüyünce “Napıyo bu” diye şok olmuş ve biraz korkmuş ifadeyle yüzüne doğru baktım. Hayır, öyle bir çıktı ki oradan tam da biz geçerken ve o kadar yakındı ki bize bir an olayı çözemedim şaşırdım. Çok yakındı!!! Düşünsenize sağdan iki elini açmış bir çocuk üzerinize doğru yürüyo :D Resmen yüz yüze geldik. O da şaşkoloz ifadesiyle baktı ve eliyle yağmurun yağıp yağmadığını kontrol etti. Yaptığı şey buymuş. :D:D Hatırlayıp hatırlamadığını anlamadım. Ama bir süre bize afallamış bir ifadeyle bakakaldı. Şaşırması gereken kimdi anlayamadım :D Sonuçta bir gece önce ufak bir sohbet etmiştik ama bilinmez. Yav o değil de o sırada göz ucuyla bile dönüp civcive bakmadım. BAKAMADIM! Bizi fark etti mi etmedi mi haberim dahi yok. Tanır belki diye utandım bakmaya…  Onu takip ediyor gibi olmamak için. Lannn zaten resmen takip ediyosun manyak. Gecenin bir vakti elalemin civcivi uğruna yaptığına bak!!! Bilse ne olur bilmese nolur gerçeği mi değiştirecek!!!

Hızla oradan uzaklaşıp hostele döndük. Amaç?

Amaç; Fotoğraf makinemi hazırladım, bir adet şemsiye ve taşınır şarj cihazımı da aldım 😁 tüm hazırlıklar tamamlandıktan sonra çıkıp hızlı adımlarla büyük bir heyecan ve merak içinde o yöne doğru yürümeye başladık. Yani ben bu Duygular içindeydim de Duygu hangi duygular içindeydi bilmiyorum :D

Alana yaklaşınca parıltılarla yaklaşan sesini gördüm, duydum, hissettim tüm benliğimle... Oydu. O sesti. Beni bu dünyadan götüren… Saf huzurla dolu bir an içine sürükleyen… Fantastik bir yolculuğa çıkaran… Sevinçle Duygu’ya döndüm. “Bu O!!! Çalıyooooorrrrrr” diye bağırdım. Ulan Mai düştüğün hale bak! Acaba ‘o an’ Duygu’nun gözünden nasıl görünüyordu? Bunu hiç konuşmadık bak :D :D

Hızlanmalıydık. Bir dakikanın bile benim için önemi vardı. Çünkü bir daha hayatım boyunca onu canlı olarak dinleyemeyecektim büyük ihtimalle. Her ne kadar içimde tekrar izleyebilme umudu taşısam da…

O ses o tını... Mıknatıs gibiydi. Başka çarem yoktu. Ona doğru çekildim, çekildim, çekildim ve sonunda karşımdaydı. Yağmur hala yağıyordu. İnsanlar birşeylerin altına saklanmış, izliyordu. Yüzlerine baktım. Kimsede o bakış yoktu. O büyülenmiş ifade... Zaman durmuştu oysa sadece performans ve ben vardık. Hayır, abartmıyordum işte bana hissettirilen buydu tam olarak... Şimdi aramızda saat farkı olması bile nasıl canımı yakıyordu. Hiç dinlememeliydim belki de! Tüm gün o an için ne kadar beklemiştim. Ne kadar çok hayalini kurmuştum. İşte orada tam karşımdaydı. Ve görmüştü işte... Tanımıştı belki hiçbir fikrim yoktu. Önemli değildi. Dün olduğu kadar neşeli görünmüyordu, efkarlanmış gibiydi. Küçüğün söyleme sırasıyken bir sigara yaktı. Kendi sırası geldiğinde sigarasından kısa ama güçlü bir nefes çekip gitarının telinin kenarına sıkıştırrarak sesini serbest bıraktı. Sigaradan ölesiye nefret eden ben, kimseye yakıştırmayan ben, insanların içmesine tahammül dahi edemeyen ben onu hayranlıkla izledim. Mai sen bittin!

Yağmur bir artıyor bir azalıyordu. Kesinlikle yağmur onu duyuyor olmalıydı. Yoksa böyle ritim tutmazdı gökyüzü… Gökten düşen damlalara karışan sesi üzerimize yağıyordu. Islanıyordum. Sesiyle ıslanıyordum. İçimden geçirdiğim tek bir cümle vardı defalarca kurduğum...  "Allahım bitmesin bu an" herşey o kadar güzeldi ki. Yine döktürdüler. Yine mest oldum. Derken birden yine Purple Rain çalmasınlar mı? O efkarlı görünen haliyle bir yanık söyledi sormayın gitsin. Yağmur o an gerçekten mordu. İnanmıyorsunuz tabi ama mordu işte. Sesi mor yağmura katılarak siyah geceye karışıyor ve samanyolu gibi etrafımı sarıyordu. Hatta onun etrafında tüm bedenini saran bir halka oluştu. Parladıkça parlayan bir ışık… “Heavenly Light”… (bkz. Heavenly light by LP)

Saat 3’ü geçmişti. Sabah 8.30 da Hongdae’den yola çıkacaktık.

Keşke sabah olmasaydı o gece… Bir kez olsun sabah olmasa olmaz mıydı sanki?

Ben o anın büyüsü sonsuza dek sürecek sanırken söyledikleri şarkıyı bir anda kestiler ve civciv “Thank you have a nice night” dedi. O sırada yalnızdım. Duygu kısacık bir süreliğine yanımda değildi. Birden öylece kaldım hüzünlü… Ne yapacağımı bilemedim. Yanımda iki tane kız vardı. Çaresizce onlara baktım. Bir tanesi şaşkın ifadeyle bana baktı. Ben ağlamaklı tabi… Yaaaa diyorum. Neden? Ne diyo bu kız demiştir kesin. Çünkü yine lanet olası federaller gelmişti. Mutluluğuma balta vuran polis! Kore polisine uyuzum o dakikadan beridir. Geldiği an çocukların yanına gitti. Aman koşun sakın çaldırırsınız. Ama club alanı sabbaha kedar dens… Çok lazım ya güm güm müzik orda da var. Dünyanın her yerinde saçmalık var arkadaş. Değişmeyen tek şey bu saçmalıklar, anlamsızlıklar. Hayır, orası rahatsız etmiyor kimseyi de bu çocuklar mı ediyor? Dua edin böyle yetenekli birileri yaşıyor ülkenizde. Neyse kime diyorum? L Bizim civciv minnağı hemen gitarındaki soketi çekti ama sanki kalbimin pili vardı da onu çekip çıkardı benden gibi hissettim o an. Bir anlık boşluk... Küçük de mikrofonu sökmeye başladı. Öylece izliyordum dikilmiş. Millet dağılmaya başlamıştı. Ama ben hala öylece ona kenetlenmiş duruyordum. Gitarını toplayışının bile her ayrıntısını hatırladığıma inanamıyorum. Mai sen bittin!

Hayır, her an polisin ayaklarına kapanıp “Onu alma Polis bey beni al noluuurrr” dicekmişim gibi. Onlar toplayana dek polis başlarından gitmedi. -_- O sıralarda Duygu göründü. Yanıma geldi. Polis de uzaklaşmıştı. Ben de aklımdan neler geçiriyorum. Tekrar yanına gidip konuşma planları yapıyorum kafamın içinde o an. Birden ellerini ceplerine sokmuş, gözlerini bize doğru dikmiş öylece durduğunu fark ettim. Ne ara o pozisyona geçmişti Alllah aşkına? Az önce gitarı çantasına koymuyor muydu bu? Duygu gelince bir anlığına başımı çevirmiştim ve sonra tekrar baktığımda öylece dikilmiş bize bakıyordu. Ne kadardır bakıyordu? Anlamadığım bir zaman dilimi yaşandı. Tabi onu öyle bakarken görünce çekindim ben, artık bakamadım bile… Hemen önüme dönüp yandaki banka doğru hızla yürümeye başladım. Şurada bir soluklanayım dedim hatta. Çünkü bacaklarım beni taşıyamayacak gibi olmuştu bir an için. Epey gerilmiştim. Onunla konuşmayı planlarken birden onu o pozisyonda görmeyi ummuyordum. Ama Duygu dediğimi duymamış ve benim banka oturmaya gittiğimi anlamamıştı. İşte olan olmuştu. Civciv bize o ara yani banka doğru ben önden önden yürürken iki elini yukarı doğru kaldırarak teşekkür etmiş. Ne ne nenenennenene? Ben neden duymadım anlamıyorum. Kulaklarım neden mühürlendi o an?

İki gündür sadece onun sesine açık olan bu kulaklar ondan gelen teşekküre nasıl sağır kalabilirdi???

Duygu’da el sallayarak gülmüş. Olaylara gel. Benim bir yerden haberim yok. Önden önden gidiyorum.  Ruhumu falan mı teslim ettim o an? Oysa tek amacım yakınlarda oturup ona ne kadar iyi olduğunu söylemekti. Son gecemdi ama unutmayacağım performansını falan demekti… L Oysa O gittiğimizi düşünüp bize teşekkür etmiş. Ama ben görmediğim içn öküz gibi önünden geçmişim. Ya bize teşekkür etmiş görüyo musun? Korkunç bir son!!! Her şey ne kadar güzel giderken olaya gel. Benim teşekkür etmem gerekirken o bize etmiş ben de bakmamışım… Hayatımın en güzel günlerinden biri en kabus günlerinden birine böyle dönüşmüş oldu işte… Sonra oturamadık zaten orda. Ben oturmaya çalışırken Duygu “Artık kalamayız gel durma” diyerek beni kolumdan çekince aklım düştü orda. Zaten o gün bugündür aklım o turist infoun orda. Bir ara gidip almam lazım. Sonuç olarak her zaman da dilekler gerçekleşmiyormuş. Hiçbir şey söylemeden doğru düzgün veda edemeden ayrıldım oradan.

Ama ne var biliyor musunuz ruhumdan bir parçayı oraya bıraktım. Ve şimdi o parça bana dönmek için yalvarıyor. Ya da ben ona dönmek için emin değilim. Tekrardan bir araya gelmesi için ruhumun, onu görmeli, hissetmeli, yaşamalıyım. Her şey bir tarafa ben hiç tanımadığım bu çocuğun sesine açık ve net bir şekilde aşık olmuştum sanırım. Duygu ile biraz yürüyerek durum kritiği yapıp ettiğim öküzlüğü unutmaya çalışsam da işe yaramadı. Düşündükçe büyüdü. Büyüdükçe beni boğmaya başladı. Yağmur da arttıkça artıyor bir türlü durmuyordu. Hala sesini üzerimde hissetmeme neden oluyor aklıma final sahnesini getiriyor ve acıya boğuyordu. Sonunun böyle olacağını tahmin etmemiştim. Bunu planlamamıştım. Sanki bu senaryoda yoktu da gizlice eklenmişti o an oraya. Bir gülümseseydim bari. Bir teşekkür etseydim. Hissettiklerimi bilseydi biraz. Ne fark ederdi ki? Ne fark edecekti ki gerçi? Diğer taraftan bizi hatırlamış olması hoştu. Yine tüm videoalarda göz teması vardı mesela.



Eve geri döneceğim son haftada dinlediğim bir performansın hayatı sorgulamama sebep oluşu... Bir insanın olması gerektiği yerde oluşunu canlı olarak görmek bana neler hissettirdi neler. Kendi seçimlerimi sorguladım durdum. Hayatımda gördüğüm en görkemli ilham perisiydi…

Hostele döndüğümüzde saat sabah 4’ü geçiyordu. Sanki yere basmıyordum. Sanki boyutlar arası bir kapıdan geçmiştim. Fantastik bir dünyadan geri dönmüşüm gibi… Odaya girdiğimde Per uyuyordu. Işığı açık bırakmış ben dönerim diye. Biraz sonra uyandı. “Ne yaptınız?” dedi uykulu uykulu. İç çektim. Neler neler yaşanmıştı aslında ama ona hızla anlatabildiğim kısım son kısımdı. “Anlamıştır onu fark etmediğini” dedi. O kadar duygularda boğulmuştum ki bu açıdan bakmamıştım. Olabilirdi… Yine de içim sızlıyordu. Hemen sessizce valizimi toparlayıp yatağa girdim. Uyumak ne mümkün? Ne yaptım dersiniz? Videoları açtım. Saat 5’i geçiyor. İzlemeyi durduramıyorum. Bir ara o şekilde uyuyakalmışım. Uyandığımda video durmuştu ve ben öylece yatıyordum. Hüzünle dolmuştum. Kulaklığı çıkarıp telefonu kenara koydum. O gece gördüğüm rüyayı hatırlamıyorum. Belki de yaşadıklarım, o gece gördüğüm bir rüyaydı sadece…

Uyandığımda gözlerime iğneler batıyordu. Hemen hazırlanıp aşağıya indik. Duygu’da bizi yolcu etmek için uyanmıştı. Belki kısa bir süre takılmıştık ama Duygu’ya çok ısınmıştık. Yıllardır tanışıyormuşuz gibi… Ayrılmak oldukça hüzün verici hissettirdi. Biz üçümüz çok güzel anlar paylaşmıştık, biriktirmiştik… Ama işte bitmişti… Bir daha aynı anılara asla sahip olamayacaktık ama umuyorum ki yenilerini ve daha güzellerini tekrar paylaşabilelim… Bunca şey birlikteyken güzeldi. İş arkadaşım, daha da önemlisi ortak pek çok paydada buluştuğum, yol arkadaşım, temiz kalpli, nazik, düşünceli, güzel insan @hayal_per ve Kore’de tanıyıp sevdiğim, sıcak, sevimli, iyi kalpli güzel insan @dygusuzcuk a minnettarım. Sarılalım sıkı sıkı J

Bu arada yararlı bir bilgi vereyim Hongdae’den taksi 40 dk sürüyo ve vergi ile 46 bin won civarında tutuyor. :D



Hongdae'den ayrılırken; 



Şuan kore saatiyle 16:59 17. Eylül 2016 (Uçaktan yazdığım kısım)

İşte benim hikayem... Mutlu, mutsuz... Kore’deki son gecem de böyleydi. Şimdi ülkeme dönüyorum.
Uzun uçak yolculuğu her şeyin sanki bir rüyaymıs gibi görünmesine neden oluyor. Koreye ilk gidişimizi düşünüyorum. 9 buçuk saat gökyüzünde süzülürken nereye gittiğimizden pek emin degildim. Yani ne yapıyorduk biz böyle. Dünyanın bir ucuna gidiyorduk. Yıllarca hayalini kurduğum ülke olan Japonya sanki ikinci vatanımdı. Gerçek olduğuna ülkeye adım atınca inandım. Tokyo’yu gördükten sonra Seoul’da asla yaşayamam dedim. (Çok büyük konuşmuşum) Japonya beni hiç yanıltmadı. Şahaneydi, rüya gibi. Ama sonra Seoul’e dönüp Hongdae’de takılınca hayat böyle bişey mi dedim?

Son 5 günde Seoul’e alışmıştım. Per de aynı şekilde düşünüyordu. Ne olduysa 5 günde olmuştu. Geri nasıl döneceğimizi düşünüyorduk. İşte şimdi yan yana oturuyoruz uçakta. Kalbimizde çok güzel anılar biriktirmiş ama dönmekte oluşumuzun getirdiği bir sızı var.

Dönüyoruz ve her ne kadar her şey bir rüya gibi gelse de bu bizim gerçekten orada bulunduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Biz oradaydık. Kore’de, Japonya’da. O topraklarda dolaştık ve bir hayali gerçeklestirmiş olmanın gururunu taşıyorum şimdi.

Geriye dönüp baktığımda ne de çok şey yaşamışız. Her gün bir önceki günden daha iyiymiş…



Bugün dönüşümüzün üzerinden 4 ay geçti. Değişen bir şey yok… Hisler ölür mü? Hepsi orada… O gün olduğu kadar gerçek…

Ama bu güzel anıları şimdi hatırladığımda önce tebessüm ettirip hemen sonrasında acı duymama sebep olması özlemden mi?


Güney Kore ve Japonya seyahati günlüğümün sonuydu. Umuyorum tekrar yaşayıp başka bir günlükte görüşürüz. Umuyorum sizin gitmek istediğiniz yerlere gittiğinizi görüp günlüklerinizi okurum. Zaman ayıran herkese teşekkür ediyorum.


Görüşmek üzere…